Friday, May 29, 2009

dostlarımla oturuyorum. Odamın bir köşesinden onları izliyorum. hayata böylesine bakan bir grup insanla beraberim bu gece ve oturuyoruz. çalışıyoruz. görevleri yerine getirmek üzere sürekli birşeylerle uğraşıyoruz. hepimiz yaptığımızın saçmalığını bilerek. ne için çabaladığımızı bilerek. ümitsiz, ama yaptığı işten zevk alan bir grup insan. son ses müzik bizi bugün burada tutan. depeche mode, queen, tool bizi burada bir arada tutan. espirilerin bir kucaklamayla onurlandırıldığı bir saçmalıktayız. tuvalette kısa kalıyoruz muhabbeti kaçırmamak için. dostuz, olabildiğince... olabildiğimiz kadar...

Monday, May 18, 2009

blank

Bugün yaralı yüzümle sesleniyorum size buradan sayın okurlar!
Bütün hafta sonu çalıştıktan sonra "bir nefes alayım" kisvesi altında Alsancak'a gitmek zaten gayet yanlış bir başlangıçtı. "hava da süpermiş Kordon'dan Konak'a yürümeli!" başlıklı insan enerjisi de cabası...
Velhasıl kelam, yürümekteyiz Kordon'dan usulca. yanımızda balıkçılar balık tutmaktalar. İçlerinden biri oltayı bir savurur, bilin bakalım kimi yakalar? oltanın 2 iğnesi kaşın ve yanağım olmak üzre yüzümün 2 yerinden şişledi beni. bildiğin yüzümde 2 olta iğnesi, etrafımda balık kokuları ne olduğumu şaşırıp kalmışım, haberim yok. Yanağımdakini çıkarmaya çalışan balıkçının çabası gözlerimi kararttıktan sonra hastaneye gitme kararı alıyoruz. Taksici dikiz aynasından bana bakıyor, el sallıyorum taksiciye kendine gelsin diye. Etrafımdakiler benden fena, kendilerine getirmeye çalışıyorum. Gülüyorum, yoksa bayılacağım, biliyorum... Bu arada kafamda bir düşünce "demek balıkların canı çok acımıyormuş" diyorum, içime serin sular serpiliyor bir an. hastaneye geliyoruz. balıkçı amcanın ayaklarına bir bakıyorum, ayakkabısını giymemiş telaştan. Acile giriyorum, boş bakıyorlar suratıma. Hemşire yüzümdekini piercing sanıyor, bağırıyorum hastanenin ortasında "Evet ben asiyim" diye. Hala saçmalıyorum. Gözüm kararıp kararıp aydınlanıyor. yüzümdeki iğneleri çıkarıyorlar, tetanoz aşısını yapmaya geliyor garip hemşire "bak böyle daha güzel oldun" diyor. sanki oltaların yüzümde kalmasında ısrarcıymışım gibi... Bu sırada yanımızdaki balıkçı amca oradaki acemi balıkçılardan birinin bunu yaptığını iddia etmekte. işimiz bitiyor, şikayetçi olmuyoruz, üstüne balıkçı amcayla fotoğraf çekiliyoruz...anı mahiyetinde... taksici bizi bekliyor dışarda. ısrar üzerine kordona geri dönüyoruz, amca bize çipura verecekmiş.körfez çipurası...Dönüyoruz kordona, dönüyoruz ve öğreniyoruz ki bizimle gelen amca yapmış bunu bana. amcaya " çok şerefsizsin amca" diyorum. kendimce çok pis kaka birşey söylüyorum. gülüyorum... o söylediğime bile içim cız ediyor, çaktırmıyorum. sonra yanımıza balıkçının arkadaşı geliyor, kendini takdim ediyor; "ben müzisyen İbrahim Çakır, gönlünüzü almak için bir parça çalacağım size!" diyor. Nitekim çipuralar bitmiş, onun yerine bir şarkı... ve torbasından mavi bir melodika çıkarıyor ve başlıyor "düriyem'in güğümleri kalaylı" yı çalmaya. Gözlerim doluyor, üzülüyorum, canımın acısı yüzümdeki yarıklardan değil, bu trajikomik ambiyanstan. Alkışlayarak katılıyorum amcanın türküsüne ve korkarak uzaklaşıyoruz usulca...
Şimdi gözüm mor, yüzümde 2 yarık, kafamda ülkemle ilgili soru işaretleri... Günlerden değişik bir gün bugün benim için...

Sunday, March 22, 2009

Bıngıldak Beyin

İnsanın kendine yetememesi ne acı bir durum. Gereksiz bir duygu. Hiçbir işe yaramıyor olma hissi... Acaba bir işe yaramak gerekli midir onu da bilmiyoruz ya, sineye çekiyoruz. İnternet çok pislik bir dünya... Televizyon ona keza... Medya elementlerine lanet okusam da bir dağ evine kapatsam kendimi. Ne fıstık gibi mankenlerden haberdar olsam, ne über sanatçılardan, ne süper tasarımcılardan... O zaman zevkli olabilir hayatı sorgulamak, yürüyüşe çıkmak falan... Şimdi her şeyin bir amacı var. Elde pet şişeyle yürümek çok eğreti bana.
Paragraf başı yapıp yeni konuya geçmek bile yeri geldiğinde koyuyor insana. Sanki o konu hakkında daha söylenebilecek milyon kelime yokmuş gibi, hunharca başka bir konuya atlamak... Lafı uzatmamak. Bence laf uzamayı gayet hak ediyor. Ama gel gör ki paragraf başlarını temiz sayfaları seviyoruz. N'apalım!kafamızdakileri anlatabilsek inci gibi, bu karmaşa son bulurdu zaten. Değil mi ama?
Özgüvensizlik şehirli hastalığı mıdır? Keşke özgüven diye bir şey olmasaydı. (okuyucuya not: diğer bir yazıda bu konu üzerine eğilinecek)Gerçekçi olunca özgüvensizlik fena yapıyor insanı. Çünkü rahatsız eden noktaların doğruluğunu o kadar iyi biliyorsun ki, kendine televizyondaki bir spikere “konuşamayacaksan neden televizyona çıktın?” dermişçesine acımasız davranabiliyorsun. Evet oluyor bu!O zaman işte ağız dolusu küfrü basmak bence gayet doğal haklardan sayılmalı. Evet Nehir yasaları yazmaya şu anda karar veriyorum. 'Ağız dolusu, tükürüklü küfretmek özgüvensiz insanın en doğal hakkıdır' burdan bildiririm.
Kafa karmaşası da cabasıdır bu gibi durumlarda. Uyumadan önce konulan hedefler, hadi kalkıp hepsini gerçekleştirelimci kalp atmacası... Hepsi işte gariban insanın umut kapısı. Pazartesi diyetleri de öyle. Şu an saat 23:50, günlerden pazar. 10 dakika sonra diyetim resmen başlamıştır.
Yok, yok hepsi sabırsızlık yüzünden! Adam ol da sabret biraz di mi? Daha yaş 22. Belki bu yaz İspanya'ya gidip hayatımın aşkıyla karşılaşacağım, ne biliyorsunuz? =)) Belki de okulu uzatıp Balçova otobüsünde karşılaşırım. Olabilir! Mümkündür! Hakkımdır!
Bir beyin buğulanması, bir buharlaşıp buharlaşıp süblimleşme hali... Kendi kendime diyorum; bak kızım, yolun yol değildir! Bilesin.
Paylaşayım dedim, belki siz de hissiyatımı paylaşıyorsunuzdur, belki yalnız değilizdir! Değil mi ağabey?

Monday, March 16, 2009

Olmalı mı olmamalı mı?

Bülent Ortaçgil diyor ki “ama ben düşünmezsem ben olamam ki” Ben de düşünüyorum ki, ben olmak uğruna bunca düşünce yüküne girmek mantıklı mıdır? Derken bakıyorum bir daha ben olmuşum bile. Saçmalayaraktan, soru soraraktan, düşünerekten... sonra bakıyorum bu bunalmış bünyem alışmış herşeye. Gülmeye başlamış, yalnızlık tanımını 3-5 parçaya ayırıp farklı zamanlarda acısını çekmeyi öğrenmiş... Hayatı daha bir gül-geç haline getirmiş-ben- Hiiç haberim bile yok...
Sonra da utanmazca hayal kırıklığına uğramaktayım prensiplerimden caydım mı? Ben de mi yozlaştım? Gibi muhabbetlere girmekteyim beynimin bir zavallı kıvrımcığında. Çünkü bu bünye alışmış, doğru olanı yapmak bunaltır, sıkkınlık gerektirir.
Neyse... bilinmiyor bu aralar ne sebeple bu denli densizim=) Sırıtmak, saçmalamak şart. Ben Bir şey öğrendiysem bunu öğrendim. Ayrıca sistemin zavallı parçaları mıyız yoksa ne?
Bir teorim daha var; Ergenliğim uzun sürdü:P hahaha buna yüksek sesle burundan ses çıkarmacalı gülebilirim.
Ortaokul yıllarında “Hüsnütalil” diye bir kavram öğrenmiştik bilmem hafızalarınızda yer edinmiş mi? Velhasılkelam, hüsnütalil, edebiyatta güzel nedene bağlama sanatıdır. O çok takılmış kafama, bilinçaltımı oymuş, oymuş. Her bir yaşanan olayı bir yere bağlayasım var. bağlamayınca beynimde ordan oraya yalpalayarak kafatasıma çarpıyorlar, nitekim fazla başağrısı yapıyor.
İşte böyle saçma bir dünya bizimkisi de. Endüstriyel tasarım yapacakmışız mezun olunca. Çok güldüm küçüklüğüme=) Lan hani sistem, tüketimcilik sana saçma geliyordu!! Neyse yine çıkarlarıma kılıf uydurmuşumdur zamanında, hatırlamıyorum şimdi. Böyle hayat... Teorilerle dolu. Atmasyon yani.
Çözdüm bak hayati! 98765432134567898776. oldum sanırım hayatı çözenler arasında. Arkadaş, demem o ki kimsenin bizi taktığı yok=) en iyisi eğlenip coşmak diyorum başka da bir şey demiyorum. Hazır izmirliyiz daha başka felsefeler aramayalım lütfen kendimize. Yüzeyden gidelim, çok dibe dalmayalım. Arada bir ne olduğunu sorgulamaksızın böğürerekten ağlayalım, bırakalım o kendisi gider, sonra yine güneş açar...
Yüksek Sadakat adlı grubumuzun bir şarkı sözü on numero, o kuple ile bitirmek isterim yazımı. Hazır yazılmışı varken kelime israfına luzum yok, daha iyisini yazmadığım sürece. Yine Uzatıyorum sanki ben sadede gelmeliyim;
“Bu evrende bir tozsun, tarih seni unutsun! Haydi gel içelim, yerlere düşelim!”
iyi gülmeceler diliyorum hepinize

Monday, March 09, 2009

imbat

sanki kapılır gibiyiz izmirin şu ılık esen rüzgarına
Ta derinden aşık, acı çeker ses çıkarmaz...
yine içten içten ısırırken izmir'in rüzgarı
biz hayranlıkla izlemekteyiz küçücük görünen martıları
kalbimizi buruşturan küçücük aşkları
özlemle karşılarız en hafif deniz kokusunda.
Sakin sadece şimdi deniz, rüzgar, martılar...
tek koşuşturan aşklar bu durgunlukta,
izmir duruyor şimdi aşklarından yorgun.
Havada bir parfüm kokusu,
herkes baygın, hayran, karışmış
hem sade, hem karışık şimdi bu kent bu mevsimde.
Kediler çatılara çıkmaya başlamadan daha
aşklar başlar bu kentte
denize bakarak rakı içmeceli, efkarlanmacalı...

Monday, February 09, 2009

çağ gelir, çağ gider...

Kasırgaların barındığı,suskun, bakakalmış bir çağın çocuklarıyız biz. Göz yakan, fakat ağlatmayan.Biz, çok konuşup hiçbir şey söylememeyi başaranlarız.Çok sevişip hissetmeyen bir insanlığız biz, bu çağın insanlarıyız. Filmlerle yaşarız.Kitapları tüketmişiz, filmlerle başlarız güne.Hemen izler, izlerken başka şeyler düşünür, sıradaki 135 dakikaya geçeriz.Kitaplar gibi yavaş akmaz hayatımız.Biz yararcıyız. Saçma kırmızı ışıklarda beklemeyiz. Hatalı sollayan dolmuşları sever arabası olmayanlarımız.Biz, hızlı bir çağın gözü yanan çocuklarıyız.Rüzgardan mıdır, ekrandan mıdır bilinmez... Dünyanın dönmeyi bıraktığı, insanların dünyayı döndürmeye çalıştığı bir döneme doğmuşuz. Biz radyasyonluyuz, kanserliyiz, depresyonluyuz. Zamanı yavaşlatmak için antidepresan atarız kimyasal yüklü sularımıza. Biz kocaman bir kavganın ortasında, televizyon karşısında yemek yiyenleriz. Çok düşünen, hiç düşünmeyen, güvenemeyen, güvenmek istemeyen, bir, birey, tek, tekil, sadeceyiz...

Monday, December 22, 2008

Bohemian Rhapsody'de Freddie Mercury der ki;

"Mama, I don't want to die,
Sometimes I wish I'd never been born at all"

(anne, ölmek istemiyorum
bazen hic dogmamis olmayi diliyorum)

işte bu herşeyi özetler

Sunday, December 21, 2008

huzurlu günlerin değişik bir miskinliği oluyor insanın üzerinde. Evdeyken veya ailenle biryere giderken üzerine ne giydiğine pek dikkat etmemek gibi. Eve girince cep telefonunu bir köşeye atmak gibi. Bağımsız ama eve bağımlı=) ev çelikten bir zırh gibi, ev değişik bir kavram... miskin, güven dolu, depresif, uykulu, huzurlu. işte bir pazar günü nihayetinde. çok bağlanmamak lazım, sonra 6 gün onu beklerken üzülebilir insan. bu da pazar gününe yazılmış bir methiye işte. hep pazar olsun mu istemeye başladım ne. yok hayat şartları beni buna zorladı=)
artık bir an gelsin her gün çarşamba olsun istiyorum. tam temposunu tutturmuş gece hayatına dalmış, geç yatılıp erken kalkılmış, kahveyle ayılınmış perşembelerden oluşsun hayatım istiyorum.
değişiklik istiyorum, biraz da değişmeyiklik istiyorum. Sabitlik istiyorum ama ben durayım uçak gitsin mesela=) öyle bir sabitlik...hayat götürsün istiyorum, ben gitmeyeyim. alçak bir ses tonuyla gevezelik istiyorum-zekice olsun tercihen-
İşte insanları sevesim var, aynı derecede nefret edesim var. birilerine inanasım var, aynı zamanda inandıklarımın gözlerini oyasım var.
işte Janis Joplin olmakla ev hanımı olmak arasında, hümanistlikle soykırımcılık arasında. o arayı bir bulabilsem, bulacağım kendimi de. ama fekat lakin...

Wednesday, December 17, 2008

sistematik hayatların sıradan yalnızlıkları... hayattaki tek gailesi özel olmak olan bir yığın insanın başına üşüşen sıradan yalnızlıklar. Sıradan yollar, sıradan sesler, sıradan evler, sıradan sevgiler, sıradan ezgiler...İşte sonuç; bitmeyen cümleler. üç noktalar, noktalı virgüller, soru işaretleri. hafif gülücükler, birkaç hüzünlü bakış, arada bir havada kalan kahkahalar, arada bir hıçkırmadan gözden akan yaşlar. Ne kapıda bekleyen biri var, ne kapısında bekleyeceğin biri. Kırdığın biri yok sanırım. kırgınlığın yok sanırım. işte şu yoldan yürüyorsun hergün. bir kaç insana selam veriyorsun.
Çiçek dürbünü var masamda. onun da renkleri hep aynı. döndükçe şekil değiştiriyor renkli, cam boncukları. ama hep desenleri farklı. bir çiçek oluyor, bir yıldız.
Biz de hep insan kalıyoruz. hep bencil, hep hep kırgın.

Sunday, December 07, 2008

İnsanları yapmadıkları ile değil, yaptıkları ile değerlendiriniz. Daha az hayal kırıklığı yaratırlar..
nehiR

Sunday, November 30, 2008

312

Dik durmak lazım bu sokaklara karşı,
Hayata karşı, sevdiklerine karşı bile.
Ağırdan almak lazım.
Yürüdüğün yolu, yediğin yemeği, öpücüğünü...
Adımlarının arasındaki boşluğu bile hissetmek lazım yeri geldiğinde.
Tükenmemek lazım bu sokaklara karşı.
Arada belki gözlerini kapatmak lazım hissetmek için
Kentin sesini, evinin kokusunu, dokunduğun dudakların buğusunu
Arada bağırmak lazım yastığa kafayı gömerek
Bilmek lazım ki,
Gördüğümüzden farklı görünüyor siluetimiz,
Algılarımızdan kopup gidiyor arada bu hayat
Ve biz her dakikasında bölünüyoruz 312 kişiliğe
Sağlam basmak lazım bulutlara
Hem yerde yürürmüşçesine dik ve kararlı
Hem havada uçarmışçasına mutlu ve farklı
Harcamak lazım cepteki parayı dosta alınan bir paket sigara için
Sevgiliye ısmarlanan bir bira için
Yalnız gününde gittiğin bir sinema filmi için..
Kendine kızmamak lazım her şeyi güzel görmek istediğin için
Bakıp dalganı geçmek lazım güzel görünemeyenler için
Gülmek lazım fotoğraflarda yeri geldiğinde
Bizden sonrakileri kandırıp hayatı onlara da kakalamak için=)
Saksılardan menekşeler izliyor seni yolumdan geçerken
Kokun geliyor burnuma içerde bulmaca çözerken
Balkona çıkıyorum,
Güneş açmış bir an için
Güneş senin peşinden gidiyor
Bulutlar benim menekşelerime gölge düşürüyor...
Gittiğin yolda güneş yağmuru siliyor
Ben balkonumda seni izliyorum
Menekşelerim güneşini izliyor
Seviyoruz seni, güneşini, hüznünü, gidişini...

Sunday, October 26, 2008

işte bu, kendini bulmak üzere çıktığın yol. kaybedip kaybedip tekrar ucundan yakaladığın, kendini ararken bulduğundan hoşnut kalmadığın...İşte bu yol, içindeki kötüyü gördüğün, sımsıkı gözlerini kapadığın, kendini kaybetmeye çalıştığın... İçindeki kötüden korktuğun, onu iyi ile hapsettiğin, hapsettiğinin sana yaptığı mide asitleri arasında...
Çıktığın yol, bitmemek üzere.Bulmak; amacın sandığın. İsteğin; amacının yöneticisi.İçindeki iyinin, kötünün vücut bulduğu noktasın. Toplumun, ailenin, arkadaşlarının kaldırabileceği kadar iyisin, ya da kötüsün. İnsan olma Yolunda düşünce gücünün kontrolünü öğrenmeye adanmış yıllarının bütünüsün. İşte bu başlayan yolda, seçimlerin seni "SEN" yapacak

Monday, October 06, 2008

yenilenmek üzerine

bazen kaybetmek birşeyleri yenisini aramaya teşvik ediyor. yeniden keşfetmeye, yerinden kalkmaya zorunlu kalıyorsun. kalkmak istemezsin tabi. kalktığın an güvensizliğin dibe çekiyor seni. oturduğun yerde hiç batmaz ki gözüne. o da rahat. yürümeye başladığın an ayağına yapışıp acıtıyor. sen ağlıyorsun. sanıyorsun ki, seni ağlatıyor insanlar. ya da olaylar, şehirler, kuşlar , böcekler otobüsler, otobanlar, gelenler, gidenler... keşfetmek istemez ki kimse onu ağlatanın güvensizliği olduğunu. neyse kalkıyoruz ayağa, güvensizlik ısırıyor içten içe, canımız acıyor. ağlaya ağlaya yürümeye devam etmezsen bi bok olacağı yok. sonra işte kaybettiğinin bir benzerini elde ediyorsun kendi kendine çabalayarak. E kaybettiğini de bulursan tekrardan deyme keyfine=)

Saturday, September 27, 2008

sonsuzluk

bazen kendini hissetmek için zorlamak ne kötü bir duygu. Ne aşağılık, ne yapmacık ... hissizliğe mahkum eden bir yığın içinde saçma bir yaprak. Oradan oraya uçuşan, üzerine son duygularını yazdığın bir yapraksın. Yağmur yağıyor, mürekkepler akıyor, yazılar ebediyen kanalizasyona karışıyor. Sondan bir önceki hissini de yitiriyorsun. Geriye sadece tek bir şey var elinde; o da boşluk. Boşluk hissinin bütünüsün sen. Boşluğu dolduran koca bir boşluk. Havanın içinde ters yöne süzülen bir hava. Yağmur damlalarının en hüzünlüsü. Asfalta kavuşmadan önce son gözyaşını döken...

Friday, April 11, 2008

Bir şeyler akıyor kalbimden mideme doğru. Ordan kasıklarımdan geçip ayak tabanlarıma kadar ilerliyor ılık ılık. Garip. Ne olduğunu keşfedemiyorum. Nefret değil bu. Kızgınlık değil. Aşk değil. Sevgi hiç değil. Kalbimde kırılan bir cam parçası sadece. Batıp kanatan. Anonim bir yıkım işlemi olsaydı keşke...

Ludwig Van Beethoven- Piano Sonata No. 14 in C sharp minor

Tuesday, March 25, 2008

Sıfatların Sıfatsızlığı

Öyle bir gün işte...
Defalarca alışmaya çalışmak.
Daha önce de yaptığın gibi
Herkesin her zaman yaptığı gibi...
Alışmanın aşağılayıcı gücünün
Bir daha yüzüne çarptığı,
Gözlerini yakan sinirin
İğrenç bir gülümsemeyle kamufle edildiği bir gün.
Dolup taşan kibirinin
Tiz bir kahkahayla patladığı,
Sevilmeyen...
İstenmeyen...
Yüzsüz...
Öyle bir gün işte...

Friday, March 14, 2008

Yedi Yıl

İyelik eki yoksunluğunda serseri mayınlar gibi havada, hedefini şaşırmış... Senin benim veya onun değil. Kendisinin bile değil. Aynaya bakmış, yansımasını yadırgamış. Bir boşluk sarmış bedenini. Birkaç yüz tanıdık gelmiş, gitmiş ilişmiş bir köşeye.izlemeye koyulmuş. Az biraz gülmüş, az biraz konuşmuş, sonra susmuş kalmış. Yok olmuş. İyelik eki düşmüş. Boşluk daha da boş gelmiş birden. Aitlik daha da yabancı... ev(in)e doğru yola koyulmuş. Bomboş sokaklardan geçmiş. Gözler(in)in elasından akan hüznü bir an için can(ın)ı acıtmışsa da, o da bomboş yolda akıp gitmiş. O bile kendini ait hissedememiş... Zaten gitmese de kururmuş 1-2 dakikaya ama... gitmeseymiş... Ev(in) kapı(sı)na gelmiş. Kapıyı çalmış. Biri açmayınca paspası kaldırmış. Anahtarı almış altından, açmış kapıyı, girmiş içeri. Koridordan kafa(sın)ı uzatıp bakmış odalara teker teker. Yürümüş yürümüş, bomboş bir odanın önüne gelmiş. Oda(m) olsa gerek burası demiş, girmiş içeri. İlişmiş boşluğun kenarına usulca, rahat mı diye bakmak için. Tanıdık gelmiş boşluğun rahatlığı. Samimiymiş hiçbir şeyin samimi olmadığı kadar. Sırt(ın)ı yaslamış, kafa(sın)ı kaldırmış, karşıda bir ayna asılıymış. Boşluktan zıplayıp aynanın yanına gitmiş, bir hamlede dağıtmış aynayı. Artık kendine ait veya değil, bir ayna(sı) veya onda görünen bir yansıma(sı) yokmuş. El(in)den kanlar akmış, BOŞLUĞUNDA akmış kanlar oluk oluk... 7 yıl boyunca... Orada; kendisinin olan tek olguda; boşluğunda ona ait olmayan yansıma(sın)ı yok etmenin lanetini kendinin bilmiş. 7 yıl boşluğuna sarılmış. Kan(ı) akmış oluk oluk. Süzülmüş gitmiş ruh(un)dan bir kuş gibi...

Tuesday, February 26, 2008

"...tamam güzeller güzeli mükemmel insan
seni seviyorum
hemde çok
vede gidiyorum…"

bir dost

Saturday, February 23, 2008

Kanatları ulaşamazdı gökyüzüne. Onlar da sınırlandırılmıştı vücudunun her parçası gibi. Ne kadar çırparsa çırpsın, gökyüzü hep uzakta kalıyordu. Beyazdan maviye geçişte bir ara renkte takılıp kalıyordu hep. Kanatlarından tüyler saçarak bir umutsuzluğa daha düşüyordu melek. Sınırlandırılmıştı. Kızamıyordu buna. Kızmak için yeteneği yoktu. Ve gökyüzüne ulaşmak için de… kanatlarını ne kadar çırparsa çırpsın, sınırları vardı. Kendi ellerinde yücelttiği fakat sınırlarına takılıp duran binlerce düş… aslında… çok da düşleyemezdi açıkçası. Sınırlandırılmıştı. Belki gökyüzünün mavisine ulaşmayı düşlerdi, ya da kızabilmeyi yapamadıklarına… hüzünlüydü melek. Keşke hayatını güzelleştirdiği insanlar kadar güzelleştirebilseydi kendi çehresini.
13 şubat 2007

Tuesday, February 12, 2008

Seven Years

Spinning, laughing, dancing to her favorite song
A little girl with nothing wrong
Is all alone
Eyes wide open
Always hoping for the sun
And she'll sing her song to anyone that comes along
Fragile as a leaf in autumn
Just fallin' to the ground
Without a sound
Crooked little smile on her face
Tells a tale of grace
That's all her own
Spinning, laughing, dancing to her favorite song
A little girl with nothing wrong
And she's all alone

Norah Jones

Sunday, February 10, 2008

TUHAFLIK

Ne tuhaf şey yaşamak
Ne tuhaf her tarafım
Titreye titreye titreye
Ne tuhaf ölüyorum
Tuhafiye dükkanıyım sanki
Tuhaf bir aşk kalmış içimde
Gözüm arkama tuhaf bakacak.

CAN YÜCEL

NEGOCU

Yalnızlık öylesine bir çizgidir
İki nokta arasında kestirme.
Kahveyle ev-
Ayakların seni yürür
Sen ayaklarını yürürsün
Bağrına bir sancı yapışır.
Düşersin yere, kaldırırlar
Bakarsın yüzlerine, İnsanlar!
Demek ki sen hala aşıksın!...

Kendime değil elbet...

CAN YÜCEL

Thursday, January 24, 2008

Kişiyi ölümsüz kılan bir handikap varsa o da içindeki enerji olsa gerek. Hayata milyonlarca şans tanıyan, mor ışıklar saçan, parıldayan bir enerji içimdeki. Hiç tükenmese, sonsuzluk vaad ettiğini fısıldıyor her dakika. Bir ışık demeti var sürekli dönüyor. Ortası sabit. Yaşam orada vuku buluyor. Orada sürüp gidiyor. En monotonundan... ama etrafını çevreleyen enerji benim, ve o enerji ölümsüz. Bende olduğu sürece ben de ölümsüzüm.

The Glass Womb- Mors Principium Est

Saturday, December 29, 2007

yıkıntılar arasında dolaşırken yarattığı güzelim heykelciklerin öylece yerlerde kırgın yatıvermesine ağlarmış heykeltraş. Tek tek elleriyle oyduğu o taş parçalarının virane olmuş güzelliklerine bakar. Kendine ağlar heykeltraş. Elleriyle teker teker anlam verdiği her zerrenin bu kadar değersiz kılınmasına ağlar. Dokunduğu herşeye böylesine can verirken, böylesine değerli kılarken nasıl olur da bu hale gelir dünyası? Anlayamaz... anlayamaz kimlerin, neden, ne ara eskittiğini. Mevsimler gelir geçer, heykeltraş öylece kalır zamanın bir köşesinde. Diz çöker, tozları avcuna alıır sonra elini yumruk yaparak akışını izler. Zamanın bir köşesine takılıp kalmış heykeltraş. O yaratmış, insanlar yıkmış. Anlam katmış herşeye ruhundan, heykeltraş. Ama anlamamış ki kimse... anlamları da anlamsızlaştırmış, çarpıtmış, yok etmiş, hiç olmamış gibi davranmış birileri. Kum saati bir köşede dönüp durmuş heykeltraşın bir avcundan diğerine...ve sonra ötekine...

Fon: moonlight sonata- ludwig van beethoven

Monday, December 03, 2007

gece akıyor yavaş yavaş. uzun paltolu bir kadın loş ışıkların yerdeki yansımalarına atıyor adımlarını. mevsim sonbahar. Ama çöken gece yerdeki yaprakları ıslatmış. çiğ düşmüş yapraklara. onlar bile çıtırdamıyor.kadın kendinden emin adımlarla ilerliyor.uğuldayan rüzgar kıvırcık saçlarını arkaya savuruyor. kadın gözlerini kısmış rüzgarı yararak yürüyor. gözlerinin kenarlarından yaşlar akıyor. sanki huzurlu. bir sigara yakıyor kısa siyah ojeli parmaklarının arasında geceyi aydınlatıyor. kadın sonsuzluğa yürüyor. kesik çizgileri takip ederek. bu sefer arabalar kenardan geçiyor. sonra yol bitiyor, kadın sigarasını yere atıp üstüne basıyor. gözlerini siliyor elinin tersiyle. sonra kavşaktaki yaprakların arasına yatıyor, gökyüzünden bir yıldız kayıyor gelip kadını alıyor ve kadın gülümsüyor, dileğinin gerçekleşmesinin verdiği huzurla gözlerini kapatıyor.
Fon müziği: Gotan project meet chet baker- round about midnight

Sunday, November 04, 2007

Jillian- within temptation

I've been dreaming for so long,
to find a meaning to understand.
The secret of life,
why am I here to try again?

Will I always, will you always
see the truth when it stares you in the face?
Will I ever, will I never free myself
by breaking these chains?

I'd give my heart, I'd give my soul.
I'd turn it back, it's my fault.
Your destiny is forlorn,
have to live till it's undone.
I'd give my heart, I'd give my soul.
I'd turn it back and then at last I'll be on my way.

I've been living for so long,
many seasons have passed me by.
I've seen kingdoms through ages
rise and fall, I've seen it all.

I've seen the horror, I've seen the wonders
happening just in front of my eyes.
Will I ever, will I never free myself by making it right?

Jillian our dream ended long ago.
All our stories and all our glory I held so dear.
We won't be together
for ever and ever, no more tears.
I'll always be here until the end.
Jillian, no more tears
Jillian, no more tears

Thursday, November 01, 2007

sonsuzluk

bazen kendini hissetmek için zorlamak ne kötü bir duygu. Ne aşağılık, ne yapmacık bir duygu... hissizliğe mahkum eden bir yığın içinde saçma bir yaprak. Oradan oraya uçuşan, üzerine son duygularını yazdığın bir yapraksın. Yağmur yağıyor, mürekkepler akıyor, yazılar ebediyen kanalizasyona karışıyor. Sondan bir önceki hissini de yitiriyorsun. Geriye sadece tek Bir şey var elinde; o da boşluk. Boşluk hissinin bütünüsün sen. Boşluğu dolduran koca bir boşluk. Havanın içinde ters yöne süzülen bir hava. Yağmur damlalarının en hüzünlüsü. Asfalta kavuşmadan önce son gözyaşını döken...

Sunday, October 21, 2007

UNTITLED

Bu dünya fazla. İnsanlara fazla. Algılarına fazla gelen bir dünyada, aptallaşarak kimi nasıl üzeceğini şaşıran insanlar yığını... zekasının yapabildiklerine şaşırmış kalmış, afallamış tanrılara fazla bu dünya. Kafasında baloncuklar oluşmuş, hırs bürümüş gözlerini. Öç almak istiyor. Neyden? Bilinmez... yıpratıyor insanları tek tek, umursamadan. Üstlerine basıp geçerek. Bastıkça üstlerine, bir karış aşağıya iniyor yer yüzünden. Yere yaklaştıkça asfaltın sıcaklığı vuruyor yüzüne. Sonunu hazırlıyor. Ve o sona giderken teker teker düşürüyor insanları. Göz yaşları akıyor asfalta, kurbanlarının. Onun tek istediği, sıcak asfaltta yanmamak. Akan gözyaşları ona hizmet ediyor. Asfalt soğuyor. Göz yaşları birikiyor. Kahramanı boğuyor.

Saturday, October 13, 2007

Hüzünlü saksı çiçeğinin ömrü 1 yıl değil ki neşeli hikayeler anlatsın balkonuna gelenlere...O orada susmuş kalmış, kökleri derinlere dalmış, toprağı kucaklamış. Toprak onu sarmış sarmalamış. Sevmiş. O da toprağı koklamış, bırakmış kendini. Ama ıslandıkça kökleri, hep içi üşümüş. O hep yapraklarına da yağmurlar yağsın istemiş. Kökleriyle bir o da yıkansın, saçları yağmurda kıvransın... gel gör ki hüzünlü saksı çiçeğim toprağı kıramamış. Gel gidelim diyememiş bir türlü. Toprak arasıra kuruduğunda kendini bile düşünmez olurmuş. Çatlarmış saksı çiçeğine git dercesine. Ama o zaman da saksı çiçeğim kıyamazmış mis kokulu yarini bırakmaya. Sonra da ona kızarmış hep nedensiz yere. Kucaklayamadığı yağmurların acısını hep topraktan çıkarırmış. Halbuki toprak ona bir günden bir güne dememiş ki "gitme, kal" diye. Sadece, o da hüzünlü hüzünlü sarmış kökleri. Gitmeyeceğini bilirmişçesine, ukalaca... Hüzünlü saksı çiçeğim de yaşamış ömürlerce; balkondan yağmuru kucaklayan, serpilmiş ağaçları izleyerek. 7Ekim 2007


Sunday, September 16, 2007

12 temmuz 2007
hep umut ettikten sonra zamanı geldiğinde vuku bulmayan umutlarımız bitmek yerine yeni umutlara yelken açıyor nedense. Nedense enayi gibi başka umutlar buluyoruz hep…başka kapılar, başka çözümler, başka insanlar…ama bizi yıldıramayan şey neyse, o hiç gocunmuyor. Hep üflüyor mumlarımıza doğru. Bizlerin yaptığı ise salaklık, yaşam amacı yaratmak uğruna… yanan mumlarımızın sönmemesi için kendimizi mumların önüne atıp gölgeler içinde kaybolmak, umutlarımız içinde unutulmak ve zamanda uçmak. Zaman uçarken sürüklenmek arkasından…son gün geldiğinde veya getirildiğinde belki de umutlar olacak suçlu olan herkes için ama umut yok artık benim için ve son gün geldiğinde tek suçlu ben olacağım. Söz veriyorum. Suç benim. Yeter ki umut bana bulaşmasın…

Thursday, May 24, 2007

Ne aradığımızı bilmeden yıllarca aradık. Tüm çekmeceleri, dolapları, çöpleri karıştırdık. Halıların altına kafamızı eğip baktık, çarşafları silkeledik, yoktu… aradığımız şey yoktu. Neydi gerçi saklanan o da bilinmez ama, yoktu işte. Tanımadığımız, bilmediğimiz, özleyemeyeceğimiz bir şeyin yokluğunu çekiyorduk. Aslında bunlar da değil… Sadece göremediğimiz bir şeyi arıyorduk. Hissedememekten acı çektiğimiz o şey… sonra başka birinin dudaklarında, avuçlarında çıkageldi. Geçen yüzyılda kalmıştı o! Bu yüzdendi bu kadar arayış. Birileri doğallığı unutmuş, çarpıtmış, kirletmiş ve sifonu çekmişti. Bu yüzyıla ise düşünmek kalmıştı. Neyi aradığını , hissedemediğin şeyin ne olduğunu, nasıl doldurulabileceğini düşünmek. Düşünmek ve bok yemek! İşte yüzyılımıza düşen pay bu…
5nisan 2007

Tuesday, May 22, 2007

küçük bi kız

Elini yüzüne dayamıştın o eski resimde
Sırtında kırmızı hırkan
Kimbilir hangi uzak hayallerin
gerçekleşebilirliğini tartışıyordun
yüreğinde gözlerinde gizemli yüzünde
sevimli ifadenle küçük bi kız çocuğuydun sen!
söyle bana, ne zaman büyüttün yaşlarını?
Sen kalbinin üstüne düştün yaramaz çocuklar gibi koşarken
Yara bantları yapışmadı yarana kalbinin kanlı ıslaklığından
Seni de mi kanattılar ben gibi eli sapanlı çocuklar
Tekrar tekrar kopardılar mı kabuklarını yaralarının
küçük bi kız çocuğuydun sen
ne vakit büyüdün?
Gözüne bulut mu kaçtı,ne var?
Neden yağmur yağıyor yüzüne?
Kimler bozdu bekaretini yüreğinin?
Şimdi kimin yalnızlığını taşıyorsun zihninde?
Gördün, tanıdın, öğrendin artık sen de biliyorsun
acı sadece dil yakmıyor
siyah-beyaz bir fotoğraftır hayat
renkli renkli gülünmüyor
sil artık gözyaşlarını
küçük bi kız işte böyle büyüyor.

DEMET DEMİREL

Wednesday, May 09, 2007

ilk şiir denemem=))

KANATTI GEÇTİ DEDIK
AŞKIMIZIN AĞLAMIŞ SURATINA
O ZAMANLAR ÜZERİMİZDE PELİKANLAR,
SEVİNMEK BELKİ BİR VAPUR
KAÇIP GİDEN...
YARIM SAAT SONRA GELECEK
AMA NEDEN SEN OLUYORSUN HEP
BEKLEMEYEN...
YÜRÜYEN, GİDEN
ARKANA BAKMADAN
KANATMADAN...
SADECE HÜZÜNLE BAKTIN SEN HEP
VAPURLAR GİTTİ

nehiR

Thursday, April 26, 2007

ÇEKMECE

Büyüklerle ben yapamıyorum
çocuklar da almıyor beni oyunlarına
devlet dairesinde
yangından kurtarılmayacak
sıkışmış bir çekmece gibiyim
açılamıyorum sana

Kardeşiyle sokaklarda hepbir örnek giydirilen sen
nasıl sevmezsin eşitliği
yürürken düşen çoraplarını
aynı hizaya getirmek için
annen değil miydi önünde diz çöken

Öpüşme sahnesinin tam ortasında
içeri girdiğin yazlık sinemanın
yer göstericisiyim
yürüyorsun fenerimin ışığında
yer:Kız Kulesi
ve sonu ayrılıkla bitecek
hüzünlü bir aşk filmini oynuyor
beyaz duvarında

Bir kez olsun çıkmazken ağzından
seni sevdiğimi
her gün söylememi yadırgama
bil ki bu şehirde
iskelenin verilmesini
beklemeden atlarım vapurlara

Son karesi gibi Red Kit'in
batan güneşe doğru
sürerken atımı
gitme kal demeni bekliyorum
ama yalnızca
rüzgar çekiştiriyor atkımı

Sunay Akın

Sunday, March 25, 2007

1ocak 2007

normların battığı bir dünyanın, normlara batırıldığın bir ülkesinde, kendin olmaya çalıştıkça loser pozisyonuna iyice yerleşen -şöyle kıçını sağa sola oynatmak suretiyle- insanlar olup çıktık. Ne için uğraştığımız belli değil. Kendin olmak için mi? Kendini anlatmak için mi? Ne için bilinmez…amacımız ne? Ne için yaşıyoruz? Level kaçtayız? Daha kaç level var? Health pointimiz yükseldikçe yaşama becerimiz de artacak ve şu amacımız nedir olayımız nedir sorularından vaz mı geçeceğiz? Yani level atladıkça yüzeyselleşecek miyiz? Ancak böyle mi varlığımızı sürdürebileceğiz? Ne kadar az takılırsan olaylara o kadar az nefret edersin belki de… düşündükçe beyninde baloncuklar oluşturan bi hayat bu!

(türk dil kurumundan özür diliyoruz bu yazımızda. ama etkili anlatım için yaa=))

Friday, March 23, 2007

Nietzsche Ağladığında- Irvin Yalom

"Kutsal olan gerçekler değil, kişinin kendi gerçeği için çıktığı arayıştır! Kendi kendini sorgulamadan daha kutsal birşey olabilir mi?"


"Ümit mi?ümit en son kötülüktür!" Nietzsche adeta haykırmıştı."İnsanca, Pek İnsanca adlı kitabımda, Pandora'nın kutusu açılıp, Zeus'un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman, orada son bir kötülük kaldığından kimsenin haberi olmamıştı; ÜMİT. o zamandan beri insanlar yanlışlıkla kutuyu ve ümidi iyi şans olarak yorumladı.fakat, Zeus'un arzusunun, insanların kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk: Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, işkenceyi uzatır."


"Ölüm güç bir şeydir. Ölümün son iyiliği bir daha ölümün olmamasıdır."
"Ölümün son iyiliği, bir daha ölmemek!"


"Bağımsızlığa damgasını vuran şey nedir? İnsanın kendinden artık utanmıyor olması!"


"Kemikleri, eti,bağırsakları ve kan damarlarını kaplayan deri nasıl insan görünümünü katlanılabilir hale getiriyorsa, ruhun ajitasyonu ve ihtirası da kibirle kapatılmıştır. Kibir, ruhu kaplayan deridir."


"Beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir! yine söylüyorum; hastalığım bir nimettir"


"Daha derinlere inip motivasyonunuzun kaynağını bulun! hiçkimsenin birşeyi sırf başka birisi için yapmadığını göreceksiniz. insanın bütün eylemleri kendisine yöneliktir. bütün hizmetleri kendine hizmettir, bütün sevgisi kendisini sevmesindendir."
"Bu yorum sizi şaşırttı mı? belki de sevdiğiniz insanları düünmektesiniz. ama daha derinlere inin, sonunda sevdiğinizin onlar olmadığını göreceksiniz, bu sevginin içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz! siz arzuyu seviyorsunuz, arzu edilen şeyi değil."


"Size önce yürümesini öğretmek zorundayım ve yürümeyi öğrenmenin ilk adımı , kendi kurallarına uymayan insanın başkaları tarafından yönetilmek zorunda kalacağını anlamaktır. başkalarının kurallarına uymak, insanın kendisini yönetmesinden çok hem de çok daha kolaydır."


"Ruhunda sükunete kavuşmak ve mutlu olmak isteyen insanlar inanmalı ve iman etmelidir, ama hakikatin peşindeki insanlar iç huzurundan feragat edip yaşamlarını bu sorgulamaya adamak zorundadırlar."


"Herşeyi bütün açıklığıyla görmeye yara mı diyorsunuz siz? Öğrendiğiniz şeye bakın Josef: Zaman durdurulamaz, irade geriye doğru çalıştırılamaz. yanlızca talihliler bütün bu bilgileri yakalayabilir."


"Eğer kimse sizi dinlemiyorsa, bağırmak en doğal şeydir."


"Hiçbirşey, herşey demektir! güçlenmek istiyorsan, önce köklerini hiçliğin derinlerine gömmeli ve en yanlız yanlızlığınla yüz yüze gelmeyi öğrenmelisin."


"Tek ödevin kendin olmaktır.Güçlü ol. yoksa, büyümek için hep başkalarını kullanmak zorunda kalırsın."


"İşte böyle istiyor bizleri bilgelik: O bir kadındır ve daima savaşçıyı sever ancak."

Monday, March 19, 2007

inanmak. inanmak iyi mi bilemiyorum.herşeyimiz inanç üzerine kurulu. inanç yoksa sanki biz de yokuz. inanmadan kendimizi kandırıp bu olayın bir parçası olamıyoruz. umutlarımız var. zamanın birinde olacağına inandığımız umutlarımız... zamanın birinde anlaşılacağını düşündüğümüz fikirlerimiz, saçmalıklarımız... onlar hep varlar ve de anlayacak birilerini bekliyorlar. küçük bir umut ışığı görüldüğünde yine bavuldan çıkıyorlar, ve yine anlaşılamayarak düzgünce katlanıp geri koyuluyorlar yerlerine. üstüne de lastik kemer sıkıca bağlanıyor. ama o bavul boşalmıyor, o umutlar hiç bitmiyor. hiç bitmeyen inanma gücü, sonsuz sabır, nereye gideceğini bilmediğimiz umutlarımız, ve de yazılarda uçuşan saçmalıklarımız. onlarsız yaşayamadığım bir dünyadayım. inanmak, umut etmek ve saçmalamak!!!!bu aralar galiba başka işim yok. daha doğrusu başka çarem yok sanırım=) ama bunun sonu var mı, onu da bilmiyorum. hatta düşünmüyorum neyi ümit ediyorum neye inanıyorum ya da inanıyor muyum? bilmiyorum. en kolayı saçmalamak ben de saçmalamayı seçtim yine=) görüşürüz

Sunday, March 04, 2007

üzgün olmaktan yorgun

Sunday, February 11, 2007

sıkılmaktan sıkıldım

dönüp dolaşıp aynı şeyleri düşünmekten, kendi kendime çözümler bulup sonra o çözümleri unutmaktan, tekrar aynı soruları üretmekten sıkıldım. sıkıldım artık kendi kendime laf anlatmaktan, abukluklarımdan, güvensizliğimden, kararsızlığımdan, boşvermişliğimden hepsinden sıkıldım! kendimden sıkıldım. sıkıldım. sözlerimden sıkıldım. hislerimden sıkıldım. düşüncelerimden sıkıldım. doğru olmaktan sıkıldım. mantıklı olmaktan sıkıldım. şanssızlığımdan sıkıldım. herşeyi sevmeye çalışmaktan sıkıldım. kimseyi kırmamaya çalışmaktan sıkıldım. orta yolu bulmaktan sıkıldım. ağlamaktan sıkıldım. mıymıy çocuklar gibi. uyuz kızlar gibi. neden ağlıyorum diye düşünmekten sıkıldım.hehehe. saçmalamaktan da sıkıldım bak şimdi. yani birinden sıkılsam bir süre görüşmemeyi teklif edicem kendime ama söz konusu kişiyle yollarımızı ayıramıyoruz=)yani şu dünyada mümkün değil galiba=) benle benim yollarımı ayırmam galiba çok komik=)galiba alışmaktan, kabullenmekten başka çare yok:)biraz susturursam kendimi.belki biraz daha fazla uyursam, yanlız kalmazsam aççık kurtulmuş olurum.evet çok mantıklı=)yine bir çözüm bulduk. bu aralar beni yanlız bırakmayın olmamı?kendime pek katlanamıyorum da=)

Saturday, February 10, 2007

Friday, February 02, 2007

Friday, January 05, 2007

işte karşınızda yeni takıntım...

Angel-JUDAS PRİEST

Angel - put sad wings around me now
Protect me from this world of sin
So that we can rise again

Oh angel - we can find our way somehow
Escaping from the world we're in
To a place where we began

And I know we'll find
A better place and peace of mind
Just tell me that it's all you want - for you and me
Angel won't you set me free

Angel remember how we'd chase the sun
Then reaching for the stars at night
As our lives had just begun

When I close my eyes I hear your velvet wings and cry
I'm waiting here with open arms - oh can't you see
Angel shine your light on me

Oh angel will we meet once more - I'll pray
When all my sins are washed away
Hold me inside your wings and stay
Oh! angel take me far away

Put sad wings around me now
Angel take me far away
Put sad wings around me now
So that we can rise again

şirince




Thursday, January 04, 2007

nasıl ama:D(emre-hakan-nehir ortak yapımı)







Fotoğraf a da bir el atalım dedik. ama şu an çömez aşamasında olduğum için sadece modellik yapıyorum:D kısmetse yakın zamanda kurbanlarımı ben seçeceğimm=)

Monday, January 01, 2007

16aralık2006
ruhunun katili yok.sadist bir işkenceci var onun yerine.ısıtıp buharlaştıran, açılan boşluktan dolayı rahat bir nefes aldığında, her şeyi içine sindirdiğinde yine ruhunu yoğunlaştırıp yerine koyan, daha doğrusu o boşluk kapandığı için köşeye iliştiren bir psikopat=) kenarlardan ataçlarla delmek suretiyle ruhunu sana iliştiren…hiçbir zaman nasırlaştırmayan ruhunu,bir rahatlatıp bir sıkıştıran,bundan zevk alan. Nasırlaşsa daha mı iyiydi?hayır tabi ki.ama ironik. Her şeyden vazgeçtiğinde,hiçbir şey istemediğinde karşına çıkarıp “vay be oluyormuş demek ki” deyip bu düşünceyi tam içine sindirdiğinde yine istediğini senden çekip alan...

Tuesday, December 19, 2006

yolunda giden birşey yok.herşey gidiyo ama yollar karışmış, herkes birbirinin yoluna sapmış, karmakarışık saçmasapan işler, bir yerinden tutsan diğer tarafı kaçıyor. çıkmazın içinden nasıl çıkılır?=))bu soruyu sorduğunda daha çok tıkanıyorsun çünkü zaten sorunun kendisi yamuk..."çıkmaz"sa içinden de çıkılmaz=))soruları sen sorarsan yanıtlarını hazırlayıp sormuş olursun.çünkü herşeyi yönetmek isteyen sensin.soru soracak insanlar lazım insanlara.dürüstçe.ama bu insanları kazanmak yine insanların işi. gün geçtikçe sorular bireyselleşiyor, kendi kendine sorulan, cevapları hazır sorular oluveriyor.ve çıkmazların içinden TABİ Kİ çıkılamıyor.alın size soru o zaman.çıkmazın içinden nasıl çıkılır??ya da üretin cevaplayalım beraber.

alıntı


Nazım Hikmet / Her Özgürlügün İcinde Bir Tutsaklik Vardir!

“Ekteki resim 9 yaşında bir çocuk tarafından çizildi.

Bana getirip "bu resim sana neyi ifade ediyor?" dedi. (Üzerindeki yazıyı yazmamıştı henüz)

Bir şeyler söyledim, çocuğun bakış açısını düşünüp neler ifade etmek istediğini tahmin etmeye çalışarak...

Ama verdiği cevap beni çok şaşırttı. 9 yaşının çok üzerinde bir anlayışla bana şunları söyledi.. “:

" Kuşlardan biri özgür görünüyor, öteki de tutsak.
Ama aslında ikisi de tutsak.
Çünkü özgür olan uçarsa arkadaşı düşüp boğulacak!"

Saturday, December 16, 2006

5kasım 2006
kapılar kapalı, mühürlü.hatta kapı yok,kaynak yapılmış.katil kıstırmış seni köşeye,sıkışmışsın,beklemektesin.ruhunun ölümünü,ruhunun cinayetini.katil buralarda.belki karanlık ruhunun katili.belki aşk.belki de zekan.evet.zekan ruhunun katili. Her şeyi bir yere bağlamaya çalışan mantığın,sebep sonuç kuralına takılmış o beynin ruhunun katili.karanlık sıkacak,zeka saracak,aşk yakacak,ruh kaçacak,kaybolacak,uçacak,buharlaşacak.belki bir gün yağmurda damlar gözyaşına.belki geri döner,yine sarar bedenini.sonra o yağmurda birini görürsün,ruh heyecanından sarar belki tekrar.sonra karanlık sıkar,zeka sarar,aşk yakar ve pufff…ama bulutlar hep var.yağmur hep yağar,gözyaşı hep düşer,ruh içinden kayar gider,sonra yine gelir gözyaşından kalbine akar,yine sarar seni,yine heyecan katar,yine acıtır.

mady said...

yüzünü dökme küçük kız
bırak üzülmeyi
yalnız sen misin bir düşün
unutan sevilmeyi

her siyahın bir beyazı
gecelerin gündüzü de vardır

yüzünü dökme küçük kız
kızma onlara
yalnız sen misin bir düşün
zincir oranda buranda
her tutsağın bir kaçışı
uykunun uyanışı da vardır

yüzünü dökme küçük kız
yaşamın anlamını bul
sonra dinle kendini
yolunu bil

her siyahın bir beyazı
gecelerin gündüzü de vardır

Bülent Ortaçgil

Wednesday, December 13, 2006

fon müziği:life is what you make it/zinoba

11eylül2006
küçük kız otogardaydı yine evine doğru yola koyulmak için...bavullarını muavine verdi, hemen otobüse bindi.sanki o an binmese o otobüse, bir daha hiç binemeyecekti.ama biliyordu ki, sadece hayallerdi güzel olan.insanlar her zaman hayalleri bozardı.küçük kızın elleri o kadar küçüktü ki, engelleyemezdi insanların hayallerini buruşturmasını. işte bu yüzden erkenden bindi o otobüse.Gözlerini kapattı ve beynindeki filmi tekrar tekrar sarıp izledi.bu sefer başrolünde olduğu o gerçek filmi izledi,izledi,izledi...zaman geçti, küçük kız denizleri geçti, şehirleri geçti ve yine geldi çöplüğüne."dınnz" diye bir sesle film durdu, kız ayağa kalktı, otobüsten indi ve bavullarını aldı.gerçeğini ardında bıraktı; yoluna koyuldu.yapılacak çok rolü vardı.insanların oyunlarında figüranlara ihtiyaçları vardı.insanların hayatlarını tamamlamaya hazırdı yine...ama yanlız kaldığı o bir an yine beyninde gerçeğini sardı,sardı izledi hep.


not:tabi bu gerçekliğin toplamı ütopya.ama insan kısa bir süre de olsa inanmak istiyor böyle bir gerçekliğin olabileceğine...

Monday, December 11, 2006

bir kaplumbağam olsun istiyorum(vosvos) rengi önemli değil.eski olsun teklesin.yani arabam gibi olmasın,kaprisli olsun biraz.dostum gibi olsun. Alayım kaplumbağamı, düşeyim yollara tek başıma.ama çevre yolundan gitmek lazım:Dbomboş olsun yol.hehe çok basamam kaplumbaacımla ama olsun.insan istemiyorum. Eskifoça’ya gideyim bari:D yine huzur dolayım bi. foçam benim!!!hayallerimin mekanı,hayallerimin olmazsa olmazı…park edeyim vosvosumu, sonra deniz kenarında bir kahvaltı, yanımda getirdiğim termostan bir bardak çay,sonra kulağımda walkman im denizi izleyeyim, defterimi çıkarıp bir şeyler yazarım belki. Sonra orada bir arkadaşa rastlamak da lazım.uzun zamandır görmediğim, çok sevdiğim biri olsun.onunla oturalım birer bira içelim sohbet edelim, eskilerden bahsedelim. veya yeni biri de olabilir.oraya aynı beklentilerle gelmiş biri:D sonra yine yeni birini tanımanın heyecanı kaplasın içimi, tanıştığıma memnun oldum dedikten sonra eve gitmek için vosvosuma koşarken antikacıya gireyim, güzel bir daktilo var orada, benim için bekliyor.hemen daktilomu kapıp evime dönerken aklımda bir hikaye…o kadar oturmuş ki kafama acilen yazmam lazım, neredeyse kenara çekip başlayacağım orada yazmaya!ama yine sorumluluklarım var,hayallerde bile peşimi bırakmayan:Dyani hayalim biraz gerçekçi olsun ki imkansız görünmesin gözüme di mi ama:Dneyse sorumluluklarım diyorduk.annemler merak eder arabayı kenara çekemiyorum yani:Dveya bir yerlere gidip daktilomun başına geçemiyorum, veya eve gidip direk odama giremiyorum merhaba ve günün özeti olmadan:Dneyse eve giriyorum muhabbet ediyorum falan sonra odama geçiyorum.daktilomu alıyorum, ve tüm cümlelerim gitmiş…yine gitmişler.kızamıyorum kimseye.yine kendime sinirleniyorum.hayallerim ve sorumluluklarım çatışıyor içimde.yapamadığım her şey için nedir bu kendime olan öfke?

Saturday, December 09, 2006

3kasım2006
Yollar biter, yıllar biter,sözler biter,gözler biter.biter işte.biter.biter,gider,çok uzaklara.kalbinde,en dipte bir yerde alır kafasını dizlerinin arasına,saklanır.sonbahar yapraklarına saklanır.yaz gelmeden de çıkmaz herhalde ortalara.beklemeyin artık.bitti yine.yok artık.gitti

anonymous'a...

çok güzel yazmışsın.sağol. yazmaya devam o zaman:)ama kimsin???

Saturday, December 02, 2006

bazen çok boş işler yapıyormuşum gibime geliyor.bu blog mesela...yani nedir bu?bi bilgi yok , insana kattığı birşeyler var mı?tartışılır.silesim geliyor, kıyamıyorum.neden kıyamıyosam?orası da meçhul. yani bu blog silinse insanların hayatından birşey eksilmiş olacak mı?hayır=)o yüzden yazasım gelmiyor. artık blog yok galiba:)yararlı birşeyler yayınlayacak seviyeye gelene kadar yok blog falan.belki canım çeker, elim gider yazarım.o zaman da sarhoştum hatırlamıyorum=))))

Wednesday, November 29, 2006

Sunday, November 26, 2006

Can Baba'ya (Can Yücel) göre de herkesin mal
beyanı böyle olmalı:

1-Avşa adasında üç daire, dört üçgen, beş dikdörtgen
2-Gökyüzünde bir bulut
3-Bitlis'te beş minare
4-Biri yazlık, biri kışlık iki platonik sevgili
5-Büro mobilyası ve çelik kapı üreten bir
fabrikanın öğle üzeri yaslanıp sigara içilen beyaz duvarı
6-Islıkla da çalınabilen dört anonim türkü
7-Palandökende bir palan, iki döken
8-Kastamonu'da üç kasto
9-Üç fay hattı
10-Bir çarşamba, iki perşembe, üç cuma
11-Dünyada mekan
12-Ahirette iman
13-Denizde kum
14-Uzayda yerçekimsizlik
15-Bir çuval gazoz kapaği
16-Bi kiprit kutusu sigara izmariti
17-On sekiz saç biti
18-Biri ingilizce 6 adet küfür
19-Yirmi tane boş naylon poşet
20-Sevenlerin kalbinde kurulmus bir taht
21-Bi sürü saç sakal, kıl,tüy,yün
22-Uç ayrı parkta üç ayrı belediyeye ait üç ayrı banka reklamlı bank
24-Iki büyük taş kütlesi
25-Bir adet ağaç gölgesi
26-Üç kuş kanadı sesi
27-Bi sürü kedi köpek
28-Bi marmara denizi
29-Camına yaslanıp seyredilen iki piliç çevirmeci
30-Her akşam karıştırılan dört çöp bidonu
31-Çalıp çalıp kaçılan beş melodili apartman zili
32-Nakit 15 kuruş
33-Anne babadan kalma yarisi yasanmis bi ömür
YARINLAR EMEK İSTER !

Thursday, November 23, 2006

....

bu hayat iyi olanlara zulüm, iyi olanlara zor, zekasını kullananlara mutsuz, salak olanlara kolay, düşüncesizlere mutlu, anlamda kaybolanlara boktan, bodozlama gidenlere basit…eğer iyi insansan, düşünüyorsan azcık, zekanı çalıştırıyorsan, ben buradayım deyip bir şeyler üretiyorsan yok başka bir cehennem, yaşıyorsunuz işte!!!bu kadar haksızlık, bu kadar sevimsizlik, kötülük, pislik varken anca temizlere tertemizlere, kirlenmemişlere mi geçirebiliyor sözünü bu kötülükler. Eğer böyleyse ben yokum=((

Wednesday, November 22, 2006

gerzeğin saadeti

x kişisi:selam
queen of nothing:selamm
x kişisi:nasılsın
queen of nothing:ii
x:mustafayla konusuyorum
queen of nothing:=D
queen of nothing:o kiim
X:sewgılım
X:bılmıyomusun?
queen of nothing:bilmiodum
queen of nothing:hangi mustafa
queen of nothing:bizim okuldakimi
X:benım kactane sevgılım war
X: ?
queen of nothing:ne bilim ya
queen of nothing:D
X:evet bızım okuldakı
queen of nothing:)
X:melihten ayrıldım
X:bılıyosun deme
queen of nothing:hayıır
X:nasıl hayır daha cıkıyorum mu zannedıyosun?
queen of nothing:melihi bilmiodum ki
queen of nothing:ya ben nehiir
queen of nothing:D
X:P nehır kım ?
X:mustafa kım
X:pekı
X:okuldakı?
queen of nothing:şu an knuştuğun insan
X:D
X:saka yapıyorum
X:sadece
queen of nothing:D
X:mustafa benım 2.5 senelık sewgılım
X:sana solemedım mı
queen of nothing:hımm
queen of nothing:yoo
queen of nothing:ya sen mustafasın da melisin netinden mi konuşuyon
queen of nothing:kontrol amaçlı falan
X:(kırmızı yüzlü smiley=))
queen of nothing:yani ben melisle konuşmadım hiç sevgili mevzuu falan
X:napayım ya pıskopatlık ıste
X:;)
X:askerdeyım o yuzden
queen of nothing:alla allaaa
queen of nothing:ben melisin projede çalıştığı bi arkadaşıyım
queen of nothing:yani benle bu tip mevzular konuşmaz
queen of nothing:samimi deiliz
queen of nothinga:ma için rahat olsun yani
X:tmm ole olsun
queen of nothing:ama yani benim böle bişiden haberim olsa yani sevgilim bana böle bişi yapsa büyük kavga çıkar
X:yaaaaa tamam bızde kawga ederız ozaman
X:sana ıı projeler ben sıkıldım cıkıyorum

Saturday, November 18, 2006

15kasım2006
bu hayat olay kahramanı değil de yazar olmak isteyenlere koyuyor galiba.nerde yazar varsa dertli.çünkü alışmış adam yazmaya.olay kahramanlığını sevmez, o anca kendisi kahraman yaratır.sonra önüne olaylar çıkar, ne kahraman olmak işine gelir, ne de yazar olabilir.böyle bi senaryo kimin fikriydi ne saçma diye eleştirir durur sonra.yazarların ortak makus kaderi de bu olsa gerek…
15kasım 2006
birgün daha eskiyor ve ben yine kalkıyorum yatağımdan.belki bok gibi hissediyorum o gün ama yürümesi gereken bir şeyler var,dönmesi gereken çarklar, sorumluluklar…düşlerimi yorganın altında bırakıp başlıyorum hazırlanmaya.ve en son dişlerimi fırçaladıktan sonra tam kapıyı çekip çıkacakken aah diyorum gülücüğümü evde unuttum!!sonra ayakkabılarla içeri giriyorum, sessizce o güne yakışan gülücüğümü takıyorum ve başlıyorum yürümeye…yollar uzun,düşler karmaşık, düşünecek çok zaman var.düşündükçe düğüm olan, düşündükçe yoran düşler. O gülücükler yokken işler zor,anlatmak güç.anlaşılmak güç.en iyisi rol mü yapmak yani?yolunda gitmeyen ne var nehir?neyin var?nooluyo ki böylesin?sebebi ne?bunalmak mı istiyosun?bu mudur yani?olay buysa ben gülücüğümü takarım, yola çıkarım.başka yolu yok bunun. Çözüm yoksa yorum da yok bundan sonra.yorumlar bir süreliğine rafa kaldırıldı.ağlatmayın beni.gülücüğüm ıslanıyor.

Not:sormayın neyin var diye=)yok bişeyim.yazmayı seviyorum.siz de okuyun işte. Okuyun geçin.hepinizi çok seviyorum=)

Friday, November 17, 2006

HAC-PAULO COELHO

"yürekten savaş hayallerimiz uğruna verilen savaştır.gençken ve hayallerimiz yüreğimizde ilk kez tüm güçleriyle patladığında çok cesuruzdur.ama henüz nasıl savaşılacağını öğrenmemişizdir.büyük bir çaba göstererek nasıl savaşılacağını öğreniriz, ama o zaman da artık savaşa girecek cesareti kendimizde bulamayız.o yüzden kendimize yönelir ve içimizde savaşırız. kendimizin en kötü düşmanı olup çıkarız.hayallerimizin çocukça olduğunu, gerçekleştirilemeyecek kadar zor olduğunu ya da hayatı yeterince tanımamamızdan kaynaklandığını söyleriz.yürekten savaş vermekten korktuğumuz için hayallerimizi öldürürüz."
sus.gülümse.gülümse.sırıt.gülümse.gülümse.sus.sus.sus ve gülümse.bulaşmasınlar,sormasınlar.sadece gülümse.
bir iki yıl önce bir yazı yazmıştım, unutulmak bir çarşamba günü diye.ne kadar koyar insana =)cuma bile değil,sadece sıradan bir çarşamba günü unutulmak...hiç olmamışsın gibi, hiç yokmuşsun gibi.eternal sunshine of the spotless mind

Sunday, November 12, 2006

arkadaşlar yorum neyin yazmadığınız için çok teşekkür ederim.defterime yazdığım kadar rahat yazıyorum artık.(dil çıkaran sitemkar smiley=)))

STATÜLER!!!

hayatım boyunca takılmışımdır bu statü olayına.etiketler diyelim kısacası.en yakın arkadaş etiketi, dost etiketi,en yakın erkek arkadaş etiketi,sevgili etiketi, iyigün dostu etiketi, kötü gün dostu etiketi, bok püsür…insanlara statü belirlemek, onları etiketlemek benim işim değil.yapmam, sevmem.hatta hoşuma gider-di- bu özelliğim.ama hayatımın öyle bir noktasına geliyorum ki, o etiketlerden birine ihtiyaç duymaya başlıyorum. Yine bir yanlışımı yakalıyorum hayata bakışımda.aslında tek bir yanlışımın alt başlıklarından biri bu da. Evet, etiketlere ihtiyaç duymayan benim, diğerleri değil.barkodum olmadan da anlayabiliyorum deterjan mıyım yoksa orkid mi…ama insanlar etiketleriyle var oluyorlar resmen. Yani sen onlara sen benim şuyumsun demezsen, orkid taklidi yapan deterjanlar oluveriyorlar birden kendilerince.öyle ki, sen sormaya utanıyorsun “sen benim neyimsin?”diye. orkidim mi yoksa deterjanım mı?????

normal mi sence?

benimki teoride basitlik değil,ya da pratikte basitlik.dediğim şey anlamda basitlik.belki insani olarak çok zor şeyler.misal;çalışmak, para kazanmak, doğmak, ölmek, hasta olmak, sağlığını korumak vesaire.belki insanlar için pratikte zor şeyler bunlar.ama şöyle bir durup düşündüğünde, bu dünya bunun için mi var?doğmak, para kazanmak adına idealler denizi yaratmak, sonra sermayen yoksa-hem manevi hem maddi yönden- bu ideler denizinde boğulmak, veya güçlü olup kariyer yapmak, evlenmek çocuk doğurmak ve yine idealler denizine çocuklar salmak…bu mudur yani yaşamamızın amacı. Bunun için mi atmışlar bizi bu çukura da bu yüzden mi uğraşıyoruz sonrasını bilmediğimiz bir şey için??yani inançla bağdaştırmamak lazım bunu aslında.dinsizlik veya ona benzer bir şey değil benim söylediğim şey. Yani piyon muyuz, ya da kobay mıyız? Veya başkalarının hayatlarını tamamlayan figüranlar mıyız?ve hatırlamadığımız bir karede bile olsa bize sordular mı piyon olmak istiyor musun diye? Anlam da basitlikler bütünü.ihanet mesela.eğer hayat bu kadarsa, anlamı buysa ihanet de anlamda basitlerden biridir. Ve de madem ki her şey anlamda bu kadar basit, ihanet de bana koymaz açıkçası…zaten basitliğinden koyan binbir şey varken neden onlardan biri daha çok üzsün ki? Ne de olsa bunu yapan “ insan”. Anlamda basit, çelişkide komplike, pratikte zor.ama mekanizma aynı,anlam aynı…eğer değecek bir şey varsa bu hayatı yaşamaya, eğer burada biten bir oyunsa bu o da sevgidir.anlamda basit olmayan, çelişkiye düşürmeyen tek şey.tek gerçek.tek uğraşılması gereken.bu kadar basit insanlar topluluğu arasında belki karşılık bulamayacağın, ama bu basitlikler arasında bir yıldız gibi parlayacak olan tek şey sevgi.ancak böyle çare bulabiliyorum derdime. Eğer bu anlamda basitlik böylesine acınası bir şekilde kabullenilmişse, ve insanlar artık bazı şeyler hakkında bu kadar düşünmüyorsa, bu kadar bilinçsizce bazı şeyleri harcayıp sonra depresyon ilacına başlıyor ve neden diye bile sormuyorlarsa kendilerine, o zaman kocaman idealler denizimiz bile kurumuş, hayatımız sönmüş demektir.uğraştığımız şeyler yalan, sonuçlar kıyılar değil, çünkü denizimiz kurumuş, kıyılar ifadesiz, insanlar manasız, zaten nereye neden gittiklerini bilmiyorlar. Neyi niye yaptıklarını bile sormadan kendilerine, otomatiğe almışlar, hiçbir şeyi kurallarına göre oynamazken, bu hayatı aynen senaryodaki gibi oynuyorlar.sonra gelsin prozak mı yatıştırsın bizi, uyku mu koparsın bizi bu anlamsızlıktan, rüyalar mı, depresyonlar mı, aşklar mı?

Friday, November 03, 2006

????????????????????????

mutsuzum. düzeltmenin elimde olmadığı durumlardan nefret ediyorum. bu tadını çıkaramayacağım bir mutsuzluk,iç sıkıntısı. bağırsam şöyle bi OOOOOOOOFFFFF. NİYE HERŞEYİ KONTROL ETMEK ELİMDE DEĞİL????????

Wednesday, October 25, 2006

foça hep sepya karelerde

foçaya gittim bugün.foça yine eski, yine güzel,yine samimi,sıcak,durağan...yine masalların kasabası foça.yazarların, müzisyenlerin şehri,fotoğrafçıların şehri.arasokaklar yine sepya, eski evler siyah beyaz karelere oturmuş...huzur dolup taşmış yine sokaklarından.yanlızlık içinde bile büyüyen bir huzur.çağrışım yaparsan;foça deniz yanlızlık huzur deniz huzur deniz huzur...balıkçılar, kediler,sokak arasında merdivende oturan teyzeler,huzur...dibek kahvesi, gazete keyfi, sigara içmesem de kompozisyonu tamamlayan sigara keyfi, huzur...kayalıklar, bira, aşklar, hayaller ve yine huzur...foça durmuş, sen atmışsın kendini içine,derin derin bakmışsın denizine, bir oh demişsin için deniz kokusu dolmuş,daha ne ister bu nehir söyleyin banaaa=)))

Tuesday, October 24, 2006

mor koltuğumun hayalleri-izmirin hayal kurma sahası kıtlığı=)

yine aylardan ekim.yaz geçmiş gitmiş.kış kapıya dayanmış.ceketleri çekmişiz, battaniyeyi dizlerimize koymuşuz,daktilonun başında…-hoop noluyo benim hiç daktilom olmadı kineyse.yine kendime geliyorum.laptopumun başındayım.napalım bununla da idare edebilirim.ama en yakın zamanda bi daktilo almalı.almalı ki 7 mahalleyi uyutmasın.zaten aile halkı bu gece oturmalarımdan işkillenmekte, bi de daktilonun taktuklarıyla beraber beni evden atarlar heralde.neyse ben ana mevzuya döneceğim…

aylardan ekim demiştik, yaz geçmişti, kış gelmiş, yapraklar dökülmüş, ben hala koltuğumdayım.hayallerimi yatırmışım kucağıma onlara ninniler söylüyorum.o kadar yüklü ki kucağım hayallerle, kalkamıyorum ayağa.öyle bir senaryoyla gönderilmişim ki buraya, ne yapsam o hayaller hep kucağımda, hep kendilerini büyütüp duruyorlar.gerçekleşmesine ramak kaldığı için ardı arkası kesilmeyen umutlarımın hayalleri…mor koltuğumun hayalleri…gözlerimi kapatıyorum yine, yine gülümsetiyorlar beni.sonra dınzzz açıyorum gözlerimi.biri gülümsediğimi gördü mü acaba diye bi kolaçan ediyorum etrafı her seferinde.sanki öğrenseler, hayalim eskiyecek…ben de öyle bir çocuğum işte.oyuncaklarım göz kapaklarımda, onlar kapandığında mutluyum, huzurluyum,heyecanlıyım…herkesinki kadar ironik olan hayatım bana bunu sağlıyor.iyi mii kötü müü hala çözemedim. Her şeyin olayazmasından bıktım mı?yoo bıkmadım aslında ama ya bir şey de oluverseydi fena olmazdı haniama işte bu benim hayatım.bu da benim ironim.benim ironim olayazmalar üzerine kurulduysa, elden bir şey gelmez artık di mi?kazancına bakmak lazım bazen de.mor koltuğum rahat,hayallerim uçuyor gözlerimin önünde, gülümsüyorum, gözlerim küçülerek kayboluyor ve işte böyle bi nehirde akıp gidiyorum.bazen kayboluyorum,taşa çarpıyorum, bi durup bakıyorum ve yola devam.tam gaz hayallerle, tam gaz ileri.sonbahar yaprakları yok ama izmirde, şöyle yapraklar arasında güzel bi hayal kuralım…napalım.memleketimizin kuruyan yaprağı, yağan karı yoksa bizim suçumuz mu?bizim de yağmurlarımız var, altında dolaştığımız, toprak kokusunu içimize çektiğimiz yağmurlarımız.
blog uma link eklemeyi bilmiyorum efendim.bu sebepten mütevellit şu linke tıklayın diyorum okumayı sevenlere. www.netlarus.com/flu
çok hoşuma giden yazıları var bu şahsın.kendisini tanımıyorum.tesadüfen bulunmuş bir blog. heralde kendimden bir çok şey bulduğum için durup durup okuyorum bu yazıları.keşke tanıma imkanım olsaymış.neyse, ilginizi çekerse, kendinizden birşeyler bulabileceğiniz bir blog. sıkılan yapışsın=)

Thursday, October 12, 2006

hala anlatmaya çalışıyorum...

sözle anlatılamayacak şeyler var.anlatmak istersin,anlatamazsın."bu şey gibi"dersin,"şey gibi..." belki bir iç çekişin yetecekken karşındakine, sözler varsa sırf uzar da uzar ve hiçbir zaman yerine ulaşmaz.oysa duygular,mimikler pıt gelir kalbine oturur.sevdiğin misafirse içeri alırsın,oturtursun,kalbinde yer açarsın.istemezsen kapıya dayanır,zili çalar da çalar.OOOF dersin sen, nefes alamayacak gibi olursun.bazen de seversin,alırsın içeri.gitmesin,sıkılmasın diye izzet-i ikramlar derken,boğarsın.sonra o kaçar gider,sen oturduğu yere bakar kalırsın.orası bomboştur.işte bu boşluk kapıdaki istenmeyen misafirden daha çok OOOF dedirtir insana.OOOOF

bir garip duygu

güvenmiyorum.etrafımı öyle bir güvensizlik sarmış ki nefes alamıyorum.önümü göremiyorum,arkama bakamıyorum.sadece güvensizlik var.kocaman bir güvensizlik.bu denli güvenmek istediğim bir zamanda nerden geldi bu duygu?geldi yapıştı yine bütün hayatıma.tüttü sindirdi yine kokusunu üstüme.geçti sıçrattı yine çamurunu yüzüme.geçtiii gitti beni çamurlar içinde bırakarak.ben yine baktım kaldım insanların arkasından.yine gözlerim doldu,üzüldüm basitliklerine,üzüldüm kaybettiklerime.sonra bir ateş yaktım,tüm fotoğraf karelerini attım ateşe.teker teker hepsinin yüzü kayboldu.teker teker eriyişini izledim.yavaş yavaş ateş söndü,kocaman bir kül yığını kaldı.yine bilemedim,üfledim küllere doğru.yine üstüme sindi bu küller...ya şimdi ne olacak??

kaos

kaç doğru var dünyada?kaç insana göre kaç doğru?bu doğrulardan hangisi doğru?ya da eğri olanın doğruluğuna inananlar kimler?neden insanlar neyin doğru olduğunda bir karar kılamıyor?nasıl yanlışlar insanlara bu denli doğru geliyor?ya da bizim yanlış olarak değerlendirdiklerimiz aslında doğru mu?doğruysa kime göre doğru?bize göre olmadığı kesin=))

Thursday, September 28, 2006

Wednesday, September 27, 2006


bunca yıldan sonra,bunca yoldan sonra yine beraber olmak,her geçen gün daha da aynı şeyi hissetmek...ne düşündüğümü düşündüğünü bildiğim biriyle yaşamak...işte bu şans.kimsenin eline geçmeyen, veya değerlendirilemeyen şanslardan.biz bunu değerlendirdik işte.bu değere öyle değerler kattıkki, satın almak isteyenleri kovaladık hep.karşımıza yokuşlar çıktığında birbirimizi taşıdık.birimiz düştüğünde diğerimiz ayaktaydı çoğu zaman.ayaktaki düşeni zorlamadı hiç.hiç sürüklemedi peşinden.bekledi durup,kanayan dizlerindeki kanın pıhtılaşmasını.sonra hadi dedi,hadi gidelim...ve yine beraber ayağa kalktık biz.bazen beraber düştük o yokuşta.etrafımıza baktık, bizi kaldıracak kimse yoktu bazen,o zaman da oturduk doya doya güldük ağlanacak halimize.kısacası biz kendi küçük dünyamızı yarattık.başkalarının anlamadığı, anlayamayacağı,giriş kapısını bulamadığı bir dünya yarattık.yani bu şey gibi,tek bir frekans yaratmak...kimsenin algılayamadığı,sadece bizim duyduğumuz bir frekans.biz bu frekansta birleştik, konuşmadan anlaştık, sormadan kabullendik bazen,sıkmadan gevşettik,silmeden sözleştik...

Tuesday, September 26, 2006

.....

insanlar pisleniyor.gün geçtikçe pisleniyor,kokuya da alışıyorlar üstelik.yüzsüzleşiyor, çirkinleşiyor,acı vermeye başlıyorlar.tüm dünyayı sarıyorlar pis, durgun bir göl gibi.pisliğin dumanı havaya yayılıyor,gözlerimiz görmez oluyor.ağlıyoruz daha berrak görebilmek için.ama gözyaşlarımız artık bizi berraklaştırmıyor.sadece gözlerimizi kızartıyor,açılmaz hale getiriyor.kapalı gözlerle yaşıyoruz hayatımızı.kokuya alışıp tüm pisliklere göz yumarak.her geçen gün bu sulardan tiksinip kendimizi yine içinde bularak yaşıyoruz.ve bir çözümü yok bunun.çünkü artık gözyaşlarımız bizi berraklaştırmıyor.sadece kalbimizi yakıyor her damlanın düşüşünde...

Thursday, September 21, 2006

bergamutlu gün

çok keyifli bir gün.gece değil, karanlık değil, karanlık değilim.çayı pek sevmediğimi sanırdım.ne de güzel geldi onca kalabalığın ardından tek başıma çay içmek. bütün gün müzik dinlemeyi, yanlızlığı özlemişim.yatakları topluyorum, elimi çarşafım üstünde gezdirdim.dümdüz oldu.bembeyaz, dümdüz...şöyle bir baktım. o bile keyif verdi.çayımı elime aldım.kokladım, bütün içim bergamut kokusuyla doldu.hayatın trafiğinde kırmızı ışıkta takılmış bir gün bugün=)

sevdiğim...

sevgilim değilsin sen benim,sevdiğimsin.eski şarkılardaki gibi.sevdiğim…çok eski,çok nostaljik bir deyim.eski zamanlardayım.ruhum eski,duygularım…bu yüzyılın duyguları değil bunlar.kim verdi bu duyguları bana?kim nerde unuttu da ben el koydum bu duygulara?hakkım olan mıydı acaba bu.yoksa çekmem gereken ceza mı?iki zaman arasında sıkışıp kalmak ceza mıydı yoksa bir hediye mi?

Monday, September 18, 2006

küçük şeyler

uzuun zamandır blog a yazı yazasım gelmiyor.aslında birsürü yazı yazdım ama,ama işte...son yazdığım yazıyı okudum,sonra güldüm kendime.aslında pek de algıladığım gibi değilmiş olaylar. çok farklı, çok daha güzelmiş...sonra hayatıma bir baktım, monotonluktan şikayet ettiğim yıllara.hepsi birbirinin aynı geçen günlere baktım.geride bırakmışım onları.şikayet etmeyi, sıkılmayı bırakmışım.sevindim kendi kendime."küçük şeyler,küçücük şeyler,bizi sevindiren,üzüldüren,hepsi de küçücük şeyleeer"küçük ama kalbini dolduran,taşıran şeyler...

Monday, September 04, 2006

sıkılıyorum.düşünmeden duramıyorum.hiçbirşeye dikkatimi toplayamıyorum.hayal kurmanın sonucu bu işte."hiçbir gerçek hayali kadar mükemmel olamaz".hatta hayalinin kıyısından bile geçemez.yine duvarlar kalkıyor,yollar kapanıyor.nehirler birleşiyor ve kendi mekanlarında takılmaya devam ediyorlar. yine moduma dönüyorum.yine sessizlik var.yine kalabalık var ve ben varım.kalabalıktan kopuk, köşe koltukta oturuyorum.ama işin kötüsü artık ağacımda değilim.indirdiler beni oradan.eskiden karışmadan sadece eleştiren nehir vardı ya ağaçta, hayatı oynayan nehiri izliyordu;artık ağaçtaki yok. o indi bir ara ağaçtan.işte şimdi de çıkamıyor ağaca. düşünüyor,sıkılıyor...hayalinin acısını çekiyor.o kocaman hayalinin.imkansızın hayalinin acısı.

Monday, August 28, 2006

çimlere oturamıyoruz,kene var.kedileri sevemiyoruz kuş gribi var.gece yolda yürüyemiyoruz, kötülük var.sokakta müziğimizi son ses açamıyoruz, araba çarpar.evde son ses açamıyoruz, komşular çarpar=)ağlayamıyoruz,neden arayanlar var.gülemiyoruz, gocunanlar var.küfredemiyoruz etik var.sittirin hepsini yawww!!!sadece biz varız!dünya kirlense de inadına yaşamak lazım doyasıya.oyunlara aldanmamak lazım,kirlenmemek lazım, duygularını bağıra çağıra söylemek lazım.=)

Sunday, August 20, 2006

sıkıntılı bir gün, ama ardından güzel bir son ve dışarı çıkıyorum,gökyüzüne bakıyorum,havai fişekler patlıyor...binlerce renk!tesadüfler beni seviyor artık diye geçiriyorum aklımdan.hayatım boyunca tutmayan dileklerimi,çıkmayan fallarımı affediyorum.

??????

sahip olduğum hiçbirşey gerçekten benim değil.bu gerçekten böyle mi?bazen yabancılaşmak normal mi?şöyle 1-2 gün dalıp gittikten sonra kafanı kaldırdığımda herşey yabancı geliyorsa,ne hissetmeliyim?yıllarca aynı odada yaşamışsındır,ama bir bakarsın ki o oda sen değil,yabancısın oraya.ait olmak çok farklı birşey.kendini bir yere ait hissetmek.ve ben hiçbir yere ait değilim.ve sahip olduğum hiçbir şey gerçekten bana ait değil mi??

cos nothing ı have is truly mine

bazen size de olur mu bilmiyorum ama ben bi şarkıyı arka arkaya 100 kere dinleme kapasitesine sahibim.bir liste yapıp onu sabahtan akşama hatta diğer akşama kadar dinleyebilirim=)bu aralar 3 takıntı şarkım var.1.don't speak 2.seni düşünmek güzel şey 3.life for rent.life for rent in sözlerinden beğendiğim kısmını aldım.bu tamamı değil ama...çok güzel sözleri.

LIFE FOR RENT-DIDO(kiralık hayat)

[ But if my life is for rent and I don't learn to buy
Ama eğer hayatım kiralıksa ve satın almayı öğrenmiyorsam

Well I deserve nothing more than I get
O zaman sahip olduğumdan daha fazlasını hak etmiyorum

Cos nothing I have is truly mine
Çünkü sahip olduğum hiçbir şey gerçekten bana ait değil ]

I've always thought that I would love to live by the sea
Her zaman denize yakın bir yerde yaşamaktan hoşlanacağımı düşünmüşümdür

To travel the world alone and live my life more simply
Dünyayı tek başıma gezmeyi ve hayatımı daha basit yaşamayı

I have no idea what's happened to that dream
Bu hayale ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yok

Cos there's really nothing left here to stop me
Çünkü burada gerçekten beni durdurabilecek hiçbir şey kalmadı

It's just a thought, only a thought
Bu sadece bir fikir, yalnızca bir fikir

Nakarat :
[ But if my life is for rent and I don't learn to buy
Ama eğer hayatım kiralıksa ve satın almayı öğrenmiyorsam

Well I deserve nothing more than I get
O zaman sahip olduğumdan daha fazlasını hak etmiyorum

Cos nothing I have is truly mine
Çünkü sahip olduğum hiçbir şey gerçekten bana ait değil ]

I've always thought that I would love to live by the sea
Her zaman denize yakın bir yerde yaşamaktan hoşlanacağımı düşünmüşümdür

To travel the world alone and live my life more simply
Dünyayı tek başıma gezmeyi ve hayatımı daha basit yaşamayı

I have no idea what's happened to that dream
Bu hayale ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yok

Cos there's really nothing left here to stop me
Çünkü burada gerçekten beni durdurabilecek hiçbir şey kalmadı

It's just a thought, only a thought
Bu sadece bir fikir, yalnızca bir fikir

Nakarat
While my heart is a shield and I won't let it down
Kalbim bir kalkanken ve onu indirmeyecekken

While I am so afraid to fail so I won't even try
Başarısız olmaktan, denemeyi bile göze alamayacak kadar korkarken

Well how can I say I'm alive
Yaşadığımı nasıl söyleyebilirim

Saturday, August 19, 2006

Friday, August 18, 2006

kendimi külkedisi gibi hissediyorum!!

Wednesday, August 16, 2006

bugün böyleyim:!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!aşırı dozda uyarılmış gibi.havada gibi.yere düşücek gibi olursun da kalbini ağzında hissedersin ya.öyle işte.sanki bi kutu neskafe içmişsin gibi.sürekli telaşlı, huzursuz ama mutlu.hep mutlu.içinde pembe kurdeleler varmış gibi.birsürü pembe kurdele yutmuşsun gibi.gözünü kapadığında jimnastikçilerin kurdeleleri olur ya dalgalanır havada,onlar uçuyormuş gibi.mutlu gibi.yani mut um fazla kaçmış bugün=)güzel bi gündü=)böyle işte.güzel.hoş.boş.bol kurdeleli.bol pembeli.

Monday, August 14, 2006

ıronıc-alanis morisette

An old man turned ninety-eight
Doksan sekiz yaşına basmış bir adam

He won the lottery and died the next day
Lotoyu kazandı ve sonraki gün öldü

It's a black fly in your Chardonnay
Bu beyaz şarabında bir kara sinektir

It's a death row pardon two minutes too late
Bu iki dakika gecikmiş idam affıdır

And isn't it ironic...dontcha think
Ve bu ironik değil mi...sence de?

It's like rain on your wedding day
Bu düğün gününde yağmur yağması gibidir

It's a free ride when you've already paid
Sen paranı ödedikten sonraki bedava gezidir

It's the good advice that you just didn't take
Bu dinlemeyip geçtiğin iyi tavsiyedir

Who would've thought...it figures
İşe yarayacağını kim düşünürdü ki

Mr. Play It Safe was afraid to fly
Bay Tedbirli uçmaya korkuyordu

He packed his suitcase and kissed his kids goodbye
Valizini hazırladı ve çocuklarına elveda öpücüğü verdi

He waited his whole damn life to take that flight
Tüm kahrolası hayatı boyunca bu uçuşu beklemişti

And as the plane crashed down he thought
Ve uçak düşerken şöyle düşündü: '

Well isn't this nice...'
'Ne kadar güzel değil mi'

And isn't it ironic...dontcha think
Ve bu ironik değil mi...sence de?

It's like rain on your wedding day
Bu düğün gününde yağmur yağması gibidir

It's a free ride when you've already paid
Sen paranı ödedikten sonraki bedava gezidir

It's the good advice that you just didn't take
Bu dinlemeyip geçtiğin iyi tavsiyedir

Who would've thought...it figures
İşe yarayacağını kim düşünürdü ki

Well life has a funny way of sneaking up on you
Hayatın tuhaf bir hissettirmeden yanına sokulma tarzı var

When you think everything's okay and everything's going right
Herkesin iyi ve her şeyin yolunda olduğunu düşündüğün zaman

And life has a funny way of helping you out when
Ve hayatın tuhaf bir yardım etme tarzı var

You think everything's gone wrong and everything blows up in your face
Her şeyin ters gittiğini düşündüğün ve her şey yüzünde patladığı zaman

A traffic jam when you're already late Sen
zaten gecikmişkenki trafik sıkışıklığı

A no-smoking sign on your cigarette break
Sigara molandaki sigara içilmez levhası

It's like ten thousand spoons when all you need is a knife
Bu tek ihtiyacın olan bir bıçakken on bin tane kaşık gibidir

It's meeting the man of my dreams
Bu hayallerinin erkeğiyle yanışmaktır

And then meeting his beautiful wife
Ve sonra da onun güzel eşiyle

And isn't it ironic...dontcha think
Ve bu ironik değil mi...sence de

A little too ironic...and yeah I really do think...
Birazcık fazla ironik...kesinlikle böyle düşünüyorum...

It's like rain on your wedding day
Bu düğün gününde yağmur yağması gibidir

It's a free ride when you've already paid S
en paranı ödedikten sonraki bedava gezidir

It's the good advice that you just didn't take
Bu dinlemeyip geçtiğin iyi tavsiyedir

Who would've thought...it figures
İşe yarayacağını kim düşünürdü ki

Life has a funny way of sneaking up on you
Hayatın tuhaf bir hissettirmeden yanına sokulma tarzı var

Life has a funny, funny way of helping you out
Hayatın tuhaf, tuhaf bir yardım etme tarzı var

Helping you out
Yardım etme!!!!!
evden dışarı çıkmak istemiyorum.evde bişi yapmak istemiyorum.bööyle oturayım kim msn e girmiş kim çıkmış onu izliyim.foto albümlerine bakayım...falan falan.müzik indirirken rakamların atışını izliyim.tv yi açıp bön bön bakıyorum dalıp gidiyorum.sonra bi kendime geliyorum zap yaparken alakasız bi programda kalmış.msn açık.ama konuşmak istemiyorum.garip yani.millet yazıyo öff diye cevap veriyorum.e salak kapat msn ii.olmaz.olmuyo. öyleyim bugün işte.bomboşum.çuval gibi hissediyorum kendimi yine.hiçbir boktan anlamayan yanlız bi çuval.yine başladım yani. belki de boşluktan oluyodur.veya 2-3 aydır normal beni kaybetmişimdir de geri dönüyorumdur belki=)bilmiyorum.yine bi garip moda girdim.hadi hayırlısı.altından ne çıkar bilemem.

Tuesday, August 08, 2006

"şu adam ölse de ev bize kalsa" der ama bu düşüncemizi tekrar gözden geçiririz."evet ama ölürse emekli maaşını kaybederiz" deyip hemen başka bir karar alırız. "ölmesin" deriz.sonra bu düşünemizden korkarız ama artık çok geçtir, o dşünce ete kemiğe bürünmüştür, geri alınamaz. tabi düşüncemizin açığa çıkmaması,kişisel arşivimizde, gizli bölmelerimizde, dokunulamazlar arasında kalması, bizi kurtarır, biraz da rahatlatır.sana tekrar söylüyorum:sonsuza dek doğallığı, özgünlüğü yok ettik.samimiyet kalmadı.ince hesaplar herşeyi rezil etti.tamam başka türlü olmaz, biliyorum. meşhur kendini koruma içgüdüsü seni önlem almaya zorlar. ama tanrı aşkına, bizler o içgüdününsaflığını bozduk, çarpıttık, aldattık."
KIZILA BOYALI SAÇLAR-KOSTAS MOUSELAS

Monday, August 07, 2006

bütün kızlar toplanamıyoruz malesef

sabah saat 9 ve bütün gece kabuslar görmeme sebep olan arkadaşım duyguya burdan teşekkür ediyorum.duygu benim hazırlıktan arkadaşım, bilmeyenleriniz varsa.dün sinirliymiş biraz.ben de msn de ona bi ortak arkadaşımızla ilgili birşey söyleyecektim."Merhaba naber?" dedim.sinirliyim dedi.bir arkadaşıyla kavga etmiş."Anlatsam da dinlemezsin ki" dedi."Sen beni hiçbir zaman dinlemedin" dedi, başladı konuşmaya.ben ona sürekli laf sokmuşum beraber olduğumuz süre boyunca.onu yok saymışım,haksızlık yapmışım.ben samimiyetsizmişim.Açık, herşeyi söyleyen samimi insanları sevmiyormuşum ki ben bu kızla sadece 6 ay gibi bir süre beraber olmama rağmen bütün yakın dostlarımı tanıştırdım, onu tanımaya çalıştım, dinledim...falan falan. Beni dinlememekle suçlayan insan da şunu yaptı bana: ben hayatımın en büyük kavgasını etmişim, geldim anlatıyorum gözlerim dolu dolu ve şiş 2 gün hiç durmadan ağlamışım. Suçluyum bu kavgada. Anlattım anlattım bitti ve bana önce ee kendin ettin kendin buldun bakışı attı. Sonra da" amaan boşver 2 gün sonra bunlar çok komik gelecek. Bak ben bir Maltalıyla tanıştım onu anlatayım sana"dedi. O olay üzerinden tam 1 yıl geçti ama hala bana komik gelmiyor=)işte ben içimdekileri söylemeyip tüm suçlamalara eyvallah dediğim için bunlar geliyor başıma sonra da bütün gecemi mahvediyor, uykum kaçıyor. Yine söylüyorum, Duyguya da söyledim. Ben bir daha kız arkadaş edinmeyeceğim! O da sorun sende dedi. Evet bende sorun. 4mükemmel dostum olduğu için(kız) herkesi onlarla karşılaştırıyorum. Onlar gibi mükemel olmasını bekliyorum. Yüzeysel geçmiyorum. Evet arkadaşlar sorun bende. Kızsanız gelmeyin mümkünse. Denedim.anlaşamıyoruz!!!

Thursday, August 03, 2006

yarın benim için önemli bir gün.doğum günüm.ama eskisi gibi değil artık.heyecanlanmıyorum bile.eskiden 1hafta öncesinden söylenmeye başlardım.milletin başına kakardım.ama bu yıl böyle değil.aslında açıkça söyleyebilsem hissettiklerimi...ama kendime bile söyleyemiyorum ki.hatırlamak istemiyorum.kendimi cezalandırsam,bu doğum günümde kimse beni hatırlamasa,kutlamasak...belki bu vicdan azabıdan kurtulurum o zaman.ama bunu haketmiyorum.geçmiş geçmişte kaldı ve onu unutmalıyız bazen.çünkü unutmazsak sürekli beynimizde döner içimizi kemirir.ben bu yıl geçmişteki tek büyük yanlışımı temizlemek için uğraştım.ve bana çok yardımcı oldular.sürekli anlayış gösterdiler.böyle oldukça ben daha çok üzüldüm.ama üzdüm.gerçekten üzdüm ve bunu bir daha asla yapmam.belki bu yazıyı onlar okumayacak.ama burdan onlara teşekkür etmek istiyorum ben.anneme ve babama.onlar gerçekten iyi birer model.hatta gördüklerim arasında en iyileri.onları çok çok çok seviyorum.işte bunları söylemek istedim.belki günah çıkartma.belki de size çocukça gelebilir ama ben böyleyim ve bunları yazmak istedim.hala çocuğum ben.ve galiba hep böyle kalıcam.hoş bundan pek de rahatsız değilim=)işte benim hem böylesine çocuk hem de böylesine büyük olmamı sağlayanlar onlar ve herşeyin en iyisini hakediyorlar.ama ben sadece onlara burdan teşekkür edebiliyorum şimdilik.ve bilmeyecekleri bir teşekkür.belki bir gün bu yazıları onlara da okutacak cesaretim olur.olsun.bilmeleri birşey değiştirmezdi zaten.onlar yine onlar olurdu ben yine ben olurdum.bizde teşekkürlerin,özürlerin geçerliliği yoktur çünkü.sadece davranışlar vardır.davranışlar senin teşekkürün ve özründür.ve bence bu en doğrusudur.mesela herzaman demişimdir, seni seviyorum demek sevgi belirtisi değildir bence.seni seviyorum demektense öpmeyi tercih ederim=))bana bunu öğrettiler ve ben de davranışlarımla hep göstermeye çalıştm insanlara sevgimi.seni seviyorum demedim veya en yakın arkadaşımsın sen,kankamsın demedim.öyle davrandım sadece.ama yine de bunu duymak isteyen varsa gelsin.söylerim=)gocunmam.ama ne kadar etkisi olur bilemem=)işte böyle.ben böyleyim ve beni böyle sevenlere teşekkür etmek istedim bu doğum günümde.ben bir hediye veriyim dedim.benim sevgim hediyeyse sizin için, tüm sevgim sizinle arkadaşlar.sizi çok seviyorum.