Sunday, February 06, 2011
Kendine yalan söylemek mi, başkalarına yalan söylemek mi? Gerekliyse illa ki, başkalarına yalan söylemek galiba. Yoksa kendine söylediğin binbir türlü yalan varken zaten, bir de başkalarını bulaştırmamak mı lazım acaba?
Kavramlar konusunda büyük sıkıntıları var bu yetişkinlerin, benim dünyamda hiç hoş karşılanmayan, tedirginlik yaratan belirsizlikler.
Mülkiyetçilik bencillik midir? Yoksa insancıl bir duygu mu? Bir insanı sevmekle ona ait olmak arasındaki bu koca fark nereden gelmekte? O kadar soyut ki, düşünürken beynin uyuşabilir.
Kedim bile sokak kedileri paçama sürtündüğünde bunu kaldıramazken, bizler nasil kaldırabiliriz ki? Nasıl inandırıcı olabilir cümleler?
Wednesday, January 26, 2011
Tuesday, January 18, 2011
Saturday, January 08, 2011
Sunday, December 26, 2010
Wednesday, December 22, 2010
çay yaptım, içine çay koymayı unuttum bugün. kafamda bir duman, göz gözü görmüyor. yadırgadım yine her şeyi bugün.
adım nehirmiş, yaşım 23 olmuş. öyle dediler.
Tuesday, December 21, 2010
Tuesday, December 14, 2010
Tuesday, December 07, 2010
Friday, December 03, 2010
gibi adam
Ne dediği anlaşılmıyor.
Varmış, yokmuş ne yazar?
Boşu, dolusundan daha çok can yakıyor.
Bir adım atıyor sonsuzluğa,
Hiç yol almamış gibi yapıyor.
Sonra dönüp arkasına,
Uzaklaşmış gibi bakıyor.
Gibilemekten yorgun kalbi.
Gidiyor gibi gibi.
Aa yine mi sen geldin?
Tuesday, November 30, 2010
sürgün
kapat artık, gözlerini dolduruyor işte, görmüyor musun? sana fazla o kitap, belki de eksik. belki de geçmiş, belki gelecek. ama şu an değil. daha fazla yıpranmadan, yıpratmadan kapat o kitabı. ellerin üşümez mi bu bomboş, karanlık odada? at yere artık şu kitabı. o sensiz olsa da hikayeler taşımakta her sayfasında. sense mülkiyet fikrine takılıp kalmışsın, okumasan da elinde dursun kitap, bunu mu istiyorsun? başucunda işte, bilmiyor musun? kapat artık o kitabı, sararıyor, soluyor, görmüyor musun?
Saturday, November 27, 2010
Friday, November 26, 2010
Thursday, November 25, 2010
Monday, November 22, 2010
Friday, November 19, 2010
Sunday, November 14, 2010
öyleymiş
belki de yokmuş,
bilmiyorum ki.
çok mu kafamı karıştırmış,
yolları mı şaşırmış?
Yoksa doğru yolda taklalar mı atmış,
onu doğru yol sanmış da doğru yolundan mı sapmış?
doğru yol var mıymış?
varsa onun yolu bile değilmiş.
yoksa zaten hiç kimsesizmiş.
Şaşkın bakakalmış bir çığ gibi bakakalamamış.
kapanmış gözler. kapanmış saçlar, saçlara kapanmış.
karışmış.
çağ gelmiş, çağırmışlar.
çağırılmışlar dost meclisine.
kapanmış gözler, kapanmış saçlar birbirine.
eller varmış iki yanda kalmış,
iki ayrı çiftten 2 çift el olmuş,
bir bedenmiş.
orada dururmuş.
konuşmuş, susmuş,
susunca söylediği çokmuş.
çok söyleyince doğrulmuş,
kalkmış gitmiş yoluna koyulmuş.
yol onun muymuş?
yoldan geçen o muymuş?
onun muymuş?
kapanmış gözler, saçlar kapanmış birbirine...
Aaaaa!
Oturmuş bir iskemleye
Pek de oturmuşluğu yok iskemle ayaksız
O nasıl şey, bu adam soyut mu ne
Baksan bir ilgisi var elleriyle
Uzamış uzamış uzamış doğrusu elleri
Sevmeye domuzlanıyor gittikçe
Konuştum konuşmuyor
Dürttüm dürtülmüyor
Kızdım, bir bıçak salladım karnına
Aaaa!
Yok yahu bana mısın demiyor
Şaşırdım, yokladım kendimi iyice
Bir çağ mı değiştik sabah sabah ne
Artık ölüm insanlardan olmuyor.
Edip Cansever
Sunday, November 07, 2010
Thursday, November 04, 2010
düzen
Tuesday, November 02, 2010
basitçi
Monday, November 01, 2010
yatças kalkças yatças kalkças geççek
Monday, October 25, 2010
Saturday, October 23, 2010
durak
biliyor cevabını soruların, dillendiremiyor. bakıyor uzaktan gözlerini kısarak, inceliyor inceden. her adımında "işte bu" diyor. bekliyor seni.
Thursday, October 21, 2010
kafama göre işler
Monday, September 20, 2010
İrdelemeye başladı insanlar; neden evdesin, neden sokaktasın, neden onu seviyorsun, neden herkesi seviyorsun, neden her şeyi seviyorsun??? Bir süre sonra nedeni olmasa da söylenecek nedenler bulduk hepimiz. Doğallık yine bozuldu. Sokaklar yine huzursuzluk doldu. Evler zaten huzursuzdu. İnsanlara baksan, onlar kusursuzdu. Kızgın, hırslı ve kusursuz... Çünkü kusursuzluğun tanımını yine onlar yazmışlardı. Neden o para hep onun oluyordu da diğerinin olmuyordu? Güzeller salaktı, salaklar çirkindi. Karpuzu kestik, içi kelek çıktı. Misafirlere ikram ettik kaçtılar, bir daha bizi ziyarete gelmediler. Sallanan sandalyemiz bize kaldı. Oh yaşasın yalnızlık! Yaşasın kusurlu huzur!
Sunday, September 19, 2010
Saturday, September 18, 2010
Thursday, September 16, 2010
16eylül2010.esk
O anda her şey kavramsallaşmaya başlıyor. Yürümek, bir yere varmak için değil. Duvarlar, salonunu kapatmak veya seni korumak için değil, uzun uzun dalıp düşünmek için, üzerine bir dörtlük karalamak için.
Bir şarkı döner durur, bulur seni, bir diğeri gelene kadar elinden o tutar. Ama hep bir şarkı vardır.
eskişehir.eylül.2010
Bir nedene ihtiyacım var kaçıp gitmek için. Uzaklaşmak için. Hayat bana neden vermiyor. Neden "neden" istediğimi sorgulamak dışında bir bok yaptığı yok. Hayat bana kediler veriyor beni seven, huzurlu, yumuşacık kediler...
Bildiğin tek şeyi yap sen dercesine. İşinde başarılı, işini seven ama sıkılmış bir ayakkabıcı gibiyim. Her dükkanı kapatmaya yeltendiğimde bir çift ayak görüyorum eşikte beni bekleyen. Erteliyorum kararlarımı, sevdiğim iş üstüme yapışıyor, gocunmuyorum.
15.09.2010
Rüzgarda yakalamaya çalıştığın, uçuşan evrakların gibi.
Sürekli bir farklılık, sürekli bir aynılık, sürekli bir belirsizlik, sürekli bir tekinsizlik.
Ne yöne çekersen geliyor. Aynı zamanda ne yöne çeksen gelmiyor.
Bizden bir adım önde bir noktaya ulaşmaya çalışıyoruz, ama bizimle aynı hızda, hep bir adım önde, hep yakında, hep ulaşılmaz. Ne boşver, gitti diyebilirsin, ne unutabilirsin. Hep gözünün önünde ulaşılmayı bekleyen ama ulaşılmazı oynayan bir noktacık. Ta ki vazgeçene dek...
Anlamadığım bir anlam sıkıntısı içinde dolanıp duruyorum her dakika. Bir şeyi yapmaya yelteniyorum, o şeyle yüzleştiğimde de onu gerçekten isteyip istemediğimi düşünüyorum.Sanki gerçekten istemiyorum. Gerçekten istemek de anlamını yitiriyor bir süre sonunda.
Monday, September 06, 2010
Sonra ağlarken espiri yapabilmeyi öğreniyorsun. Ölürken gülmeyi, gülerken üzmeyi, geçerken çizmeyi, iz bırakıp yok olmayı...
hepsi insancıl geliyor bir süre sonra. hepsi içimizden, biçimsiz, doğal ama sakil.
Friday, August 13, 2010
annamarama
bu anlam, sıfat arama kaosunda hayata yakıştırdığım tek sıfat "garip" . akışkan, şuursuz... ardı ardına yaşanan günler, geceler. adımlar adımlar... sürekli bir devinim. içiçe geçmiş karmakarışık bir yumak. ara sıra çözülüp düzenlenen, sonra küçük düğümcükler karşısında yine bir bekleyiş içerisinde. bazen kesmek zorunda da kalıyorsun makasla. sonra iki ucu birleştirip bir düğüm atıyorsun. o düğümün ötesinde kalanlar zaiyat, harcanmış. yakmak zorundasın o ucu, bu şuursuz sarhoşluğu devam ettirebilmek için.
sürekli parçalanan, ya da belki filizlenen diye de tabir edilebilir, hayat olasılıkları. ama işte bir kedi misali, hep tanıdık kokuların peşinden gitmekteyiz, yeni bir şeyleri koklamaya gücümüz olsa, cesaretimiz yok. cesaretimizin olmasına bile gerek kalmayan kaybetmişliklerimizde ise nefes almaya bile hevesimiz yok.
anlam aramak ayrı bir "bişey" ona da kelimem yok da tanımlamaya çalışayım. anlam aramak; ayrı bir yenilik, gariplik, oturduğun yerde, güvenli, bir o kadar da tehditkar. gerçekliğin sol üst köşesindedir anlam aramak. gerçekliğin sınırında, gerçekliğe hakim değil ama gerçeklikle hükümlü.
Monday, March 01, 2010
Friday, February 12, 2010
Monday, November 30, 2009
bir iş, yüz bulamamış.
kafamda bir şeyler,
konmuş, uçamamış...
avuçlarımda bir boşluk,
ayaklarımda koşup koşup sana varamamış bir yorgunluk
kamburum sensiz, gözlerim bitik.
ayaklarımı sallıyorum sabırsızlıktan, sensizlikten, yoksulluktan...
kapıları kolunu bastırdıktan sonra kapatıyorum, sessizliğim bozulmasın
spiraller çiziyorum kağıtlara, hayatıma, kafama
hep bi daire bende kavramlar
başı yok, sonu yok, geleceği yok, geçmişi yok
bir oda, beyaza boyanmış
sonsuz zemin üzerinde kaykılıp kalmışım.
gölgem düşmüyor hiçbir yere.
Monday, October 26, 2009
Şimdi kavramları birleştirip yenilerini elde etmeye çalışıyor içimde bir odacık. üzümden şarap da olur, sirke de. İşte bendeki yanlış burada başlıyor, yavaş yavaş anlıyorum. Sonucunu görmeden koşuyorum yine, anlamak anlamsız şu dakikada.
bende saat rakı saati şu dakikalarda. Çünkü uyuyorum, uyanıyorum, sabahı yakalayamıyorum.
Friday, October 23, 2009
Kafanda bir keman sesi. kemancıdan önce...İşte o da boşlukta savruluyor yalnızca senin için. Herşey eksikti ki. Yeni değil hiçbir şey, kafandaki yalnızlıklar kadar.
Öyle ki, denizimde kum yok, taş yok. Deniz kabuğu yok. Klişe bir iki benzetme var, eskilerden kalma. Onların içinde seçemediğim sıkıntılar.
Merdivenlerden üstüme doğru akan, köpüren sular. boyumu aşan, boyumdan küçük dalgalar.
Binbir tanımı var şu içimdeki, içinde olduğum kusurun. Uzatmamalı.
Friday, October 02, 2009
Elime kalem almamanın durgunluğu.
Klavyenin soğukluğu.
Kafamda bir top var, gider yolunu tıkayan.
Anlamsız her şey.
Yaşananlar sanki bir garip,
benden uzakta, gerçekliğini yitirmiş.
Ben, sanki sabit bir noktadayım
etrafımdakiler aynı ray üzerinde dönüyor.
Kimsenin bir yere gittiği yok,
sanal bir hareketlenme yaratıyor sadece.
Bar kapısı gibi,
menteşesi sabit,
2 yöne salınıp duruyor biri geçtiğinde.
Ne gidenin arkasından koşturabiliyor,
ne gelenin masasına oturabiliyor,
ne de geçenin elini sıkabiliyor.
Ayık, ama farkında değil.
Bir donukluk var bende, hayra alamet değil.
Dağınık cümleler var, bitmemiş.
Her şey kendi çıkarım için bu aralar.
Sevmek bile bir garip; var olmadığını yalanlamak istercesine.
Wednesday, September 30, 2009
Monday, September 28, 2009
Mutluluk

Kaçıklık diploması der ki; "Mutluluk tavuğun göğüs kısmını yemektir." (Gerçekten böyle diyor. Garipsemeyin lutfederim. Bir bütün gün beynimi yedi paylaşmazsam gözüm açık gidecekti=)

Into the Wild ise der ki; " Happiness only real when shared"
Böyle bir çelişkiler dünyasındayız işte. Yani nedir mutluluk? tavuğun göğsünü paylaştıkça artan bir olgu mudur? nedir? bunun cevabını istiyorum derhal! evet derhal...
Monday, September 07, 2009
devam etmek için herhangi bir tuşa basınız
Friday, May 29, 2009
Monday, May 18, 2009
blank
Bütün hafta sonu çalıştıktan sonra "bir nefes alayım" kisvesi altında Alsancak'a gitmek zaten gayet yanlış bir başlangıçtı. "hava da süpermiş Kordon'dan Konak'a yürümeli!" başlıklı insan enerjisi de cabası...
Velhasıl kelam, yürümekteyiz Kordon'dan usulca. yanımızda balıkçılar balık tutmaktalar. İçlerinden biri oltayı bir savurur, bilin bakalım kimi yakalar? oltanın 2 iğnesi kaşın ve yanağım olmak üzre yüzümün 2 yerinden şişledi beni. bildiğin yüzümde 2 olta iğnesi, etrafımda balık kokuları ne olduğumu şaşırıp kalmışım, haberim yok. Yanağımdakini çıkarmaya çalışan balıkçının çabası gözlerimi kararttıktan sonra hastaneye gitme kararı alıyoruz. Taksici dikiz aynasından bana bakıyor, el sallıyorum taksiciye kendine gelsin diye. Etrafımdakiler benden fena, kendilerine getirmeye çalışıyorum. Gülüyorum, yoksa bayılacağım, biliyorum... Bu arada kafamda bir düşünce "demek balıkların canı çok acımıyormuş" diyorum, içime serin sular serpiliyor bir an. hastaneye geliyoruz. balıkçı amcanın ayaklarına bir bakıyorum, ayakkabısını giymemiş telaştan. Acile giriyorum, boş bakıyorlar suratıma. Hemşire yüzümdekini piercing sanıyor, bağırıyorum hastanenin ortasında "Evet ben asiyim" diye. Hala saçmalıyorum. Gözüm kararıp kararıp aydınlanıyor. yüzümdeki iğneleri çıkarıyorlar, tetanoz aşısını yapmaya geliyor garip hemşire "bak böyle daha güzel oldun" diyor. sanki oltaların yüzümde kalmasında ısrarcıymışım gibi... Bu sırada yanımızdaki balıkçı amca oradaki acemi balıkçılardan birinin bunu yaptığını iddia etmekte. işimiz bitiyor, şikayetçi olmuyoruz, üstüne balıkçı amcayla fotoğraf çekiliyoruz...anı mahiyetinde... taksici bizi bekliyor dışarda. ısrar üzerine kordona geri dönüyoruz, amca bize çipura verecekmiş.körfez çipurası...Dönüyoruz kordona, dönüyoruz ve öğreniyoruz ki bizimle gelen amca yapmış bunu bana. amcaya " çok şerefsizsin amca" diyorum. kendimce çok pis kaka birşey söylüyorum. gülüyorum... o söylediğime bile içim cız ediyor, çaktırmıyorum. sonra yanımıza balıkçının arkadaşı geliyor, kendini takdim ediyor; "ben müzisyen İbrahim Çakır, gönlünüzü almak için bir parça çalacağım size!" diyor. Nitekim çipuralar bitmiş, onun yerine bir şarkı... ve torbasından mavi bir melodika çıkarıyor ve başlıyor "düriyem'in güğümleri kalaylı" yı çalmaya. Gözlerim doluyor, üzülüyorum, canımın acısı yüzümdeki yarıklardan değil, bu trajikomik ambiyanstan. Alkışlayarak katılıyorum amcanın türküsüne ve korkarak uzaklaşıyoruz usulca...
Şimdi gözüm mor, yüzümde 2 yarık, kafamda ülkemle ilgili soru işaretleri... Günlerden değişik bir gün bugün benim için...
Sunday, March 22, 2009
Bıngıldak Beyin
Paragraf başı yapıp yeni konuya geçmek bile yeri geldiğinde koyuyor insana. Sanki o konu hakkında daha söylenebilecek milyon kelime yokmuş gibi, hunharca başka bir konuya atlamak... Lafı uzatmamak. Bence laf uzamayı gayet hak ediyor. Ama gel gör ki paragraf başlarını temiz sayfaları seviyoruz. N'apalım!kafamızdakileri anlatabilsek inci gibi, bu karmaşa son bulurdu zaten. Değil mi ama?
Özgüvensizlik şehirli hastalığı mıdır? Keşke özgüven diye bir şey olmasaydı. (okuyucuya not: diğer bir yazıda bu konu üzerine eğilinecek)Gerçekçi olunca özgüvensizlik fena yapıyor insanı. Çünkü rahatsız eden noktaların doğruluğunu o kadar iyi biliyorsun ki, kendine televizyondaki bir spikere “konuşamayacaksan neden televizyona çıktın?” dermişçesine acımasız davranabiliyorsun. Evet oluyor bu!O zaman işte ağız dolusu küfrü basmak bence gayet doğal haklardan sayılmalı. Evet Nehir yasaları yazmaya şu anda karar veriyorum. 'Ağız dolusu, tükürüklü küfretmek özgüvensiz insanın en doğal hakkıdır' burdan bildiririm.
Kafa karmaşası da cabasıdır bu gibi durumlarda. Uyumadan önce konulan hedefler, hadi kalkıp hepsini gerçekleştirelimci kalp atmacası... Hepsi işte gariban insanın umut kapısı. Pazartesi diyetleri de öyle. Şu an saat 23:50, günlerden pazar. 10 dakika sonra diyetim resmen başlamıştır.
Yok, yok hepsi sabırsızlık yüzünden! Adam ol da sabret biraz di mi? Daha yaş 22. Belki bu yaz İspanya'ya gidip hayatımın aşkıyla karşılaşacağım, ne biliyorsunuz? =)) Belki de okulu uzatıp Balçova otobüsünde karşılaşırım. Olabilir! Mümkündür! Hakkımdır!
Bir beyin buğulanması, bir buharlaşıp buharlaşıp süblimleşme hali... Kendi kendime diyorum; bak kızım, yolun yol değildir! Bilesin.
Paylaşayım dedim, belki siz de hissiyatımı paylaşıyorsunuzdur, belki yalnız değilizdir! Değil mi ağabey?
Monday, March 16, 2009
Olmalı mı olmamalı mı?
Sonra da utanmazca hayal kırıklığına uğramaktayım prensiplerimden caydım mı? Ben de mi yozlaştım? Gibi muhabbetlere girmekteyim beynimin bir zavallı kıvrımcığında. Çünkü bu bünye alışmış, doğru olanı yapmak bunaltır, sıkkınlık gerektirir.
Neyse... bilinmiyor bu aralar ne sebeple bu denli densizim=) Sırıtmak, saçmalamak şart. Ben Bir şey öğrendiysem bunu öğrendim. Ayrıca sistemin zavallı parçaları mıyız yoksa ne?
Bir teorim daha var; Ergenliğim uzun sürdü:P hahaha buna yüksek sesle burundan ses çıkarmacalı gülebilirim.
Ortaokul yıllarında “Hüsnütalil” diye bir kavram öğrenmiştik bilmem hafızalarınızda yer edinmiş mi? Velhasılkelam, hüsnütalil, edebiyatta güzel nedene bağlama sanatıdır. O çok takılmış kafama, bilinçaltımı oymuş, oymuş. Her bir yaşanan olayı bir yere bağlayasım var. bağlamayınca beynimde ordan oraya yalpalayarak kafatasıma çarpıyorlar, nitekim fazla başağrısı yapıyor.
İşte böyle saçma bir dünya bizimkisi de. Endüstriyel tasarım yapacakmışız mezun olunca. Çok güldüm küçüklüğüme=) Lan hani sistem, tüketimcilik sana saçma geliyordu!! Neyse yine çıkarlarıma kılıf uydurmuşumdur zamanında, hatırlamıyorum şimdi. Böyle hayat... Teorilerle dolu. Atmasyon yani.
Çözdüm bak hayati! 98765432134567898776. oldum sanırım hayatı çözenler arasında. Arkadaş, demem o ki kimsenin bizi taktığı yok=) en iyisi eğlenip coşmak diyorum başka da bir şey demiyorum. Hazır izmirliyiz daha başka felsefeler aramayalım lütfen kendimize. Yüzeyden gidelim, çok dibe dalmayalım. Arada bir ne olduğunu sorgulamaksızın böğürerekten ağlayalım, bırakalım o kendisi gider, sonra yine güneş açar...
Yüksek Sadakat adlı grubumuzun bir şarkı sözü on numero, o kuple ile bitirmek isterim yazımı. Hazır yazılmışı varken kelime israfına luzum yok, daha iyisini yazmadığım sürece. Yine Uzatıyorum sanki ben sadede gelmeliyim;
“Bu evrende bir tozsun, tarih seni unutsun! Haydi gel içelim, yerlere düşelim!”
iyi gülmeceler diliyorum hepinize
Monday, March 09, 2009
imbat
Ta derinden aşık, acı çeker ses çıkarmaz...
yine içten içten ısırırken izmir'in rüzgarı
biz hayranlıkla izlemekteyiz küçücük görünen martıları
kalbimizi buruşturan küçücük aşkları
özlemle karşılarız en hafif deniz kokusunda.
Sakin sadece şimdi deniz, rüzgar, martılar...
tek koşuşturan aşklar bu durgunlukta,
izmir duruyor şimdi aşklarından yorgun.
Havada bir parfüm kokusu,
herkes baygın, hayran, karışmış
hem sade, hem karışık şimdi bu kent bu mevsimde.
Kediler çatılara çıkmaya başlamadan daha
aşklar başlar bu kentte
denize bakarak rakı içmeceli, efkarlanmacalı...
Monday, February 09, 2009
çağ gelir, çağ gider...
Monday, December 22, 2008
Sunday, December 21, 2008
artık bir an gelsin her gün çarşamba olsun istiyorum. tam temposunu tutturmuş gece hayatına dalmış, geç yatılıp erken kalkılmış, kahveyle ayılınmış perşembelerden oluşsun hayatım istiyorum.
değişiklik istiyorum, biraz da değişmeyiklik istiyorum. Sabitlik istiyorum ama ben durayım uçak gitsin mesela=) öyle bir sabitlik...hayat götürsün istiyorum, ben gitmeyeyim. alçak bir ses tonuyla gevezelik istiyorum-zekice olsun tercihen-
İşte insanları sevesim var, aynı derecede nefret edesim var. birilerine inanasım var, aynı zamanda inandıklarımın gözlerini oyasım var.
işte Janis Joplin olmakla ev hanımı olmak arasında, hümanistlikle soykırımcılık arasında. o arayı bir bulabilsem, bulacağım kendimi de. ama fekat lakin...
Wednesday, December 17, 2008
Çiçek dürbünü var masamda. onun da renkleri hep aynı. döndükçe şekil değiştiriyor renkli, cam boncukları. ama hep desenleri farklı. bir çiçek oluyor, bir yıldız.
Biz de hep insan kalıyoruz. hep bencil, hep hep kırgın.
Sunday, December 07, 2008
Sunday, November 30, 2008
312
Hayata karşı, sevdiklerine karşı bile.
Ağırdan almak lazım.
Yürüdüğün yolu, yediğin yemeği, öpücüğünü...
Adımlarının arasındaki boşluğu bile hissetmek lazım yeri geldiğinde.
Tükenmemek lazım bu sokaklara karşı.
Arada belki gözlerini kapatmak lazım hissetmek için
Kentin sesini, evinin kokusunu, dokunduğun dudakların buğusunu
Arada bağırmak lazım yastığa kafayı gömerek
Bilmek lazım ki,
Gördüğümüzden farklı görünüyor siluetimiz,
Algılarımızdan kopup gidiyor arada bu hayat
Ve biz her dakikasında bölünüyoruz 312 kişiliğe
Sağlam basmak lazım bulutlara
Hem yerde yürürmüşçesine dik ve kararlı
Hem havada uçarmışçasına mutlu ve farklı
Harcamak lazım cepteki parayı dosta alınan bir paket sigara için
Sevgiliye ısmarlanan bir bira için
Yalnız gününde gittiğin bir sinema filmi için..
Kendine kızmamak lazım her şeyi güzel görmek istediğin için
Bakıp dalganı geçmek lazım güzel görünemeyenler için
Gülmek lazım fotoğraflarda yeri geldiğinde
Bizden sonrakileri kandırıp hayatı onlara da kakalamak için=)
Kokun geliyor burnuma içerde bulmaca çözerken
Balkona çıkıyorum,
Güneş açmış bir an için
Güneş senin peşinden gidiyor
Bulutlar benim menekşelerime gölge düşürüyor...
Gittiğin yolda güneş yağmuru siliyor
Ben balkonumda seni izliyorum
Menekşelerim güneşini izliyor
Seviyoruz seni, güneşini, hüznünü, gidişini...
Sunday, October 26, 2008
Çıktığın yol, bitmemek üzere.Bulmak; amacın sandığın. İsteğin; amacının yöneticisi.İçindeki iyinin, kötünün vücut bulduğu noktasın. Toplumun, ailenin, arkadaşlarının kaldırabileceği kadar iyisin, ya da kötüsün. İnsan olma Yolunda düşünce gücünün kontrolünü öğrenmeye adanmış yıllarının bütünüsün. İşte bu başlayan yolda, seçimlerin seni "SEN" yapacak
Monday, October 06, 2008
yenilenmek üzerine
Saturday, September 27, 2008
sonsuzluk
Friday, April 11, 2008
Ludwig Van Beethoven- Piano Sonata No. 14 in C sharp minor
Tuesday, March 25, 2008
Sıfatların Sıfatsızlığı
Defalarca alışmaya çalışmak.
Daha önce de yaptığın gibi
Herkesin her zaman yaptığı gibi...
Alışmanın aşağılayıcı gücünün
Bir daha yüzüne çarptığı,
Gözlerini yakan sinirin
İğrenç bir gülümsemeyle kamufle edildiği bir gün.
Dolup taşan kibirinin
Tiz bir kahkahayla patladığı,
Sevilmeyen...
İstenmeyen...
Yüzsüz...
Öyle bir gün işte...
Friday, March 14, 2008
Yedi Yıl
Tuesday, February 26, 2008
Saturday, February 23, 2008
13 şubat 2007
Tuesday, February 12, 2008
Seven Years
A little girl with nothing wrong
Is all alone
Eyes wide open
Always hoping for the sun
And she'll sing her song to anyone that comes along
Fragile as a leaf in autumn
Just fallin' to the ground
Without a sound
Crooked little smile on her face
Tells a tale of grace
That's all her own
Spinning, laughing, dancing to her favorite song
A little girl with nothing wrong
And she's all alone
Norah Jones
Sunday, February 10, 2008
TUHAFLIK
Ne tuhaf her tarafım
Titreye titreye titreye
Ne tuhaf ölüyorum
Tuhafiye dükkanıyım sanki
Tuhaf bir aşk kalmış içimde
Gözüm arkama tuhaf bakacak.
CAN YÜCEL
NEGOCU
İki nokta arasında kestirme.
Kahveyle ev-
Ayakların seni yürür
Sen ayaklarını yürürsün
Bağrına bir sancı yapışır.
Düşersin yere, kaldırırlar
Bakarsın yüzlerine, İnsanlar!
Demek ki sen hala aşıksın!...
Kendime değil elbet...
CAN YÜCEL
Thursday, January 24, 2008
Kişiyi ölümsüz kılan bir handikap varsa o da içindeki enerji olsa gerek. Hayata milyonlarca şans tanıyan, mor ışıklar saçan, parıldayan bir enerji içimdeki. Hiç tükenmese, sonsuzluk vaad ettiğini fısıldıyor her dakika. Bir ışık demeti var sürekli dönüyor. Ortası sabit. Yaşam orada vuku buluyor. Orada sürüp gidiyor. En monotonundan... ama etrafını çevreleyen enerji benim, ve o enerji ölümsüz. Bende olduğu sürece ben de ölümsüzüm.
The Glass Womb- Mors Principium Est
Saturday, December 29, 2007
yıkıntılar arasında dolaşırken yarattığı güzelim heykelciklerin öylece yerlerde kırgın yatıvermesine ağlarmış heykeltraş. Tek tek elleriyle oyduğu o taş parçalarının virane olmuş güzelliklerine bakar. Kendine ağlar heykeltraş. Elleriyle teker teker anlam verdiği her zerrenin bu kadar değersiz kılınmasına ağlar. Dokunduğu herşeye böylesine can verirken, böylesine değerli kılarken nasıl olur da bu hale gelir dünyası? Anlayamaz... anlayamaz kimlerin, neden, ne ara eskittiğini. Mevsimler gelir geçer, heykeltraş öylece kalır zamanın bir köşesinde. Diz çöker, tozları avcuna alıır sonra elini yumruk yaparak akışını izler. Zamanın bir köşesine takılıp kalmış heykeltraş. O yaratmış, insanlar yıkmış. Anlam katmış herşeye ruhundan, heykeltraş. Ama anlamamış ki kimse... anlamları da anlamsızlaştırmış, çarpıtmış, yok etmiş, hiç olmamış gibi davranmış birileri. Kum saati bir köşede dönüp durmuş heykeltraşın bir avcundan diğerine...ve sonra ötekine...
Fon: moonlight sonata- ludwig van beethoven
Monday, December 03, 2007
Fon müziği: Gotan project meet chet baker- round about midnight
Sunday, November 04, 2007
Jillian- within temptation
to find a meaning to understand.
The secret of life,
why am I here to try again?
Will I always, will you always
see the truth when it stares you in the face?
Will I ever, will I never free myself
by breaking these chains?
I'd give my heart, I'd give my soul.
I'd turn it back, it's my fault.
Your destiny is forlorn,
have to live till it's undone.
I'd give my heart, I'd give my soul.
I'd turn it back and then at last I'll be on my way.
I've been living for so long,
many seasons have passed me by.
I've seen kingdoms through ages
rise and fall, I've seen it all.
I've seen the horror, I've seen the wonders
happening just in front of my eyes.
Will I ever, will I never free myself by making it right?
Jillian our dream ended long ago.
All our stories and all our glory I held so dear.
We won't be together
for ever and ever, no more tears.
I'll always be here until the end.
Jillian, no more tears
Jillian, no more tears
Thursday, November 01, 2007
sonsuzluk
bazen kendini hissetmek için zorlamak ne kötü bir duygu. Ne aşağılık, ne yapmacık bir duygu... hissizliğe mahkum eden bir yığın içinde saçma bir yaprak. Oradan oraya uçuşan, üzerine son duygularını yazdığın bir yapraksın. Yağmur yağıyor, mürekkepler akıyor, yazılar ebediyen kanalizasyona karışıyor. Sondan bir önceki hissini de yitiriyorsun. Geriye sadece tek Bir şey var elinde; o da boşluk. Boşluk hissinin bütünüsün sen. Boşluğu dolduran koca bir boşluk. Havanın içinde ters yöne süzülen bir hava. Yağmur damlalarının en hüzünlüsü. Asfalta kavuşmadan önce son gözyaşını döken...
Sunday, October 21, 2007
UNTITLED
Bu dünya fazla. İnsanlara fazla. Algılarına fazla gelen bir dünyada, aptallaşarak kimi nasıl üzeceğini şaşıran insanlar yığını... zekasının yapabildiklerine şaşırmış kalmış, afallamış tanrılara fazla bu dünya. Kafasında baloncuklar oluşmuş, hırs bürümüş gözlerini. Öç almak istiyor. Neyden? Bilinmez... yıpratıyor insanları tek tek, umursamadan. Üstlerine basıp geçerek. Bastıkça üstlerine, bir karış aşağıya iniyor yer yüzünden. Yere yaklaştıkça asfaltın sıcaklığı vuruyor yüzüne. Sonunu hazırlıyor. Ve o sona giderken teker teker düşürüyor insanları. Göz yaşları akıyor asfalta, kurbanlarının. Onun tek istediği, sıcak asfaltta yanmamak. Akan gözyaşları ona hizmet ediyor. Asfalt soğuyor. Göz yaşları birikiyor. Kahramanı boğuyor.
Saturday, October 13, 2007
Hüzünlü saksı çiçeğinin ömrü 1 yıl değil ki neşeli hikayeler anlatsın balkonuna gelenlere...O orada susmuş kalmış, kökleri derinlere dalmış, toprağı kucaklamış. Toprak onu sarmış sarmalamış. Sevmiş. O da toprağı koklamış, bırakmış kendini. Ama ıslandıkça kökleri, hep içi üşümüş. O hep yapraklarına da yağmurlar yağsın istemiş. Kökleriyle bir o da yıkansın, saçları yağmurda kıvransın... gel gör ki hüzünlü saksı çiçeğim toprağı kıramamış. Gel gidelim diyememiş bir türlü. Toprak arasıra kuruduğunda kendini bile düşünmez olurmuş. Çatlarmış saksı çiçeğine git dercesine. Ama o zaman da saksı çiçeğim kıyamazmış mis kokulu yarini bırakmaya. Sonra da ona kızarmış hep nedensiz yere. Kucaklayamadığı yağmurların acısını hep topraktan çıkarırmış. Halbuki toprak ona bir günden bir güne dememiş ki "gitme, kal" diye. Sadece, o da hüzünlü hüzünlü sarmış kökleri. Gitmeyeceğini bilirmişçesine, ukalaca... Hüzünlü saksı çiçeğim de yaşamış ömürlerce; balkondan yağmuru kucaklayan, serpilmiş ağaçları izleyerek. 7Ekim 2007
Sunday, September 16, 2007
hep umut ettikten sonra zamanı geldiğinde vuku bulmayan umutlarımız bitmek yerine yeni umutlara yelken açıyor nedense. Nedense enayi gibi başka umutlar buluyoruz hep…başka kapılar, başka çözümler, başka insanlar…ama bizi yıldıramayan şey neyse, o hiç gocunmuyor. Hep üflüyor mumlarımıza doğru. Bizlerin yaptığı ise salaklık, yaşam amacı yaratmak uğruna… yanan mumlarımızın sönmemesi için kendimizi mumların önüne atıp gölgeler içinde kaybolmak, umutlarımız içinde unutulmak ve zamanda uçmak. Zaman uçarken sürüklenmek arkasından…son gün geldiğinde veya getirildiğinde belki de umutlar olacak suçlu olan herkes için ama umut yok artık benim için ve son gün geldiğinde tek suçlu ben olacağım. Söz veriyorum. Suç benim. Yeter ki umut bana bulaşmasın…
Thursday, May 24, 2007
5nisan 2007
Tuesday, May 22, 2007
küçük bi kız
Sırtında kırmızı hırkan
Kimbilir hangi uzak hayallerin
gerçekleşebilirliğini tartışıyordun
yüreğinde gözlerinde gizemli yüzünde
sevimli ifadenle küçük bi kız çocuğuydun sen!
söyle bana, ne zaman büyüttün yaşlarını?
Sen kalbinin üstüne düştün yaramaz çocuklar gibi koşarken
Yara bantları yapışmadı yarana kalbinin kanlı ıslaklığından
Seni de mi kanattılar ben gibi eli sapanlı çocuklar
Tekrar tekrar kopardılar mı kabuklarını yaralarının
küçük bi kız çocuğuydun sen
ne vakit büyüdün?
Gözüne bulut mu kaçtı,ne var?
Neden yağmur yağıyor yüzüne?
Kimler bozdu bekaretini yüreğinin?
Şimdi kimin yalnızlığını taşıyorsun zihninde?
Gördün, tanıdın, öğrendin artık sen de biliyorsun
acı sadece dil yakmıyor
siyah-beyaz bir fotoğraftır hayat
renkli renkli gülünmüyor
sil artık gözyaşlarını
küçük bi kız işte böyle büyüyor.
DEMET DEMİREL
Wednesday, May 09, 2007
ilk şiir denemem=))
AŞKIMIZIN AĞLAMIŞ SURATINA
O ZAMANLAR ÜZERİMİZDE PELİKANLAR,
SEVİNMEK BELKİ BİR VAPUR
KAÇIP GİDEN...
YARIM SAAT SONRA GELECEK
AMA NEDEN SEN OLUYORSUN HEP
BEKLEMEYEN...
YÜRÜYEN, GİDEN
ARKANA BAKMADAN
KANATMADAN...
SADECE HÜZÜNLE BAKTIN SEN HEP
VAPURLAR GİTTİ
nehiR
Thursday, April 26, 2007
Büyüklerle ben yapamıyorum
çocuklar da almıyor beni oyunlarına
devlet dairesinde
yangından kurtarılmayacak
sıkışmış bir çekmece gibiyim
açılamıyorum sana
Kardeşiyle sokaklarda hepbir örnek giydirilen sen
nasıl sevmezsin eşitliği
yürürken düşen çoraplarını
aynı hizaya getirmek için
annen değil miydi önünde diz çöken
Öpüşme sahnesinin tam ortasında
içeri girdiğin yazlık sinemanın
yer göstericisiyim
yürüyorsun fenerimin ışığında
yer:Kız Kulesi
ve sonu ayrılıkla bitecek
hüzünlü bir aşk filmini oynuyor
beyaz duvarında
Bir kez olsun çıkmazken ağzından
seni sevdiğimi
her gün söylememi yadırgama
bil ki bu şehirde
iskelenin verilmesini
beklemeden atlarım vapurlara
Son karesi gibi Red Kit'in
batan güneşe doğru
sürerken atımı
gitme kal demeni bekliyorum
ama yalnızca
rüzgar çekiştiriyor atkımı
Sunay Akın
Sunday, March 25, 2007
1ocak 2007
normların battığı bir dünyanın, normlara batırıldığın bir ülkesinde, kendin olmaya çalıştıkça loser pozisyonuna iyice yerleşen -şöyle kıçını sağa sola oynatmak suretiyle- insanlar olup çıktık. Ne için uğraştığımız belli değil. Kendin olmak için mi? Kendini anlatmak için mi? Ne için bilinmez…amacımız ne? Ne için yaşıyoruz? Level kaçtayız? Daha kaç level var? Health pointimiz yükseldikçe yaşama becerimiz de artacak ve şu amacımız nedir olayımız nedir sorularından vaz mı geçeceğiz? Yani level atladıkça yüzeyselleşecek miyiz? Ancak böyle mi varlığımızı sürdürebileceğiz? Ne kadar az takılırsan olaylara o kadar az nefret edersin belki de… düşündükçe beyninde baloncuklar oluşturan bi hayat bu!
(türk dil kurumundan özür diliyoruz bu yazımızda. ama etkili anlatım için yaa=))
Friday, March 23, 2007
Nietzsche Ağladığında- Irvin Yalom
"Ümit mi?ümit en son kötülüktür!" Nietzsche adeta haykırmıştı."İnsanca, Pek İnsanca adlı kitabımda, Pandora'nın kutusu açılıp, Zeus'un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman, orada son bir kötülük kaldığından kimsenin haberi olmamıştı; ÜMİT. o zamandan beri insanlar yanlışlıkla kutuyu ve ümidi iyi şans olarak yorumladı.fakat, Zeus'un arzusunun, insanların kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk: Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, işkenceyi uzatır."
"Ölüm güç bir şeydir. Ölümün son iyiliği bir daha ölümün olmamasıdır."
"Ölümün son iyiliği, bir daha ölmemek!"
"Bağımsızlığa damgasını vuran şey nedir? İnsanın kendinden artık utanmıyor olması!"
"Kemikleri, eti,bağırsakları ve kan damarlarını kaplayan deri nasıl insan görünümünü katlanılabilir hale getiriyorsa, ruhun ajitasyonu ve ihtirası da kibirle kapatılmıştır. Kibir, ruhu kaplayan deridir."
"Beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir! yine söylüyorum; hastalığım bir nimettir"
"Daha derinlere inip motivasyonunuzun kaynağını bulun! hiçkimsenin birşeyi sırf başka birisi için yapmadığını göreceksiniz. insanın bütün eylemleri kendisine yöneliktir. bütün hizmetleri kendine hizmettir, bütün sevgisi kendisini sevmesindendir."
"Bu yorum sizi şaşırttı mı? belki de sevdiğiniz insanları düünmektesiniz. ama daha derinlere inin, sonunda sevdiğinizin onlar olmadığını göreceksiniz, bu sevginin içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz! siz arzuyu seviyorsunuz, arzu edilen şeyi değil."
"Size önce yürümesini öğretmek zorundayım ve yürümeyi öğrenmenin ilk adımı , kendi kurallarına uymayan insanın başkaları tarafından yönetilmek zorunda kalacağını anlamaktır. başkalarının kurallarına uymak, insanın kendisini yönetmesinden çok hem de çok daha kolaydır."
"Ruhunda sükunete kavuşmak ve mutlu olmak isteyen insanlar inanmalı ve iman etmelidir, ama hakikatin peşindeki insanlar iç huzurundan feragat edip yaşamlarını bu sorgulamaya adamak zorundadırlar."
"Herşeyi bütün açıklığıyla görmeye yara mı diyorsunuz siz? Öğrendiğiniz şeye bakın Josef: Zaman durdurulamaz, irade geriye doğru çalıştırılamaz. yanlızca talihliler bütün bu bilgileri yakalayabilir."
"Eğer kimse sizi dinlemiyorsa, bağırmak en doğal şeydir."
"Hiçbirşey, herşey demektir! güçlenmek istiyorsan, önce köklerini hiçliğin derinlerine gömmeli ve en yanlız yanlızlığınla yüz yüze gelmeyi öğrenmelisin."
"Tek ödevin kendin olmaktır.Güçlü ol. yoksa, büyümek için hep başkalarını kullanmak zorunda kalırsın."
"İşte böyle istiyor bizleri bilgelik: O bir kadındır ve daima savaşçıyı sever ancak."
Monday, March 19, 2007
Sunday, March 04, 2007
Sunday, February 11, 2007
sıkılmaktan sıkıldım
Saturday, February 10, 2007
Sunday, February 04, 2007
Friday, February 02, 2007
Friday, January 05, 2007
işte karşınızda yeni takıntım...
Angel - put sad wings around me now
Protect me from this world of sin
So that we can rise again
Oh angel - we can find our way somehow
Escaping from the world we're in
To a place where we began
And I know we'll find
A better place and peace of mind
Just tell me that it's all you want - for you and me
Angel won't you set me free
Angel remember how we'd chase the sun
Then reaching for the stars at night
As our lives had just begun
When I close my eyes I hear your velvet wings and cry
I'm waiting here with open arms - oh can't you see
Angel shine your light on me
Oh angel will we meet once more - I'll pray
When all my sins are washed away
Hold me inside your wings and stay
Oh! angel take me far away
Put sad wings around me now
Angel take me far away
Put sad wings around me now
So that we can rise again
Thursday, January 04, 2007
nasıl ama:D(emre-hakan-nehir ortak yapımı)
Monday, January 01, 2007
ruhunun katili yok.sadist bir işkenceci var onun yerine.ısıtıp buharlaştıran, açılan boşluktan dolayı rahat bir nefes aldığında, her şeyi içine sindirdiğinde yine ruhunu yoğunlaştırıp yerine koyan, daha doğrusu o boşluk kapandığı için köşeye iliştiren bir psikopat=) kenarlardan ataçlarla delmek suretiyle ruhunu sana iliştiren…hiçbir zaman nasırlaştırmayan ruhunu,bir rahatlatıp bir sıkıştıran,bundan zevk alan. Nasırlaşsa daha mı iyiydi?hayır tabi ki.ama ironik. Her şeyden vazgeçtiğinde,hiçbir şey istemediğinde karşına çıkarıp “vay be oluyormuş demek ki” deyip bu düşünceyi tam içine sindirdiğinde yine istediğini senden çekip alan...






























