Monday, September 20, 2010

Ama ben hep gökyüzüne bakıyorum. Ohep mavi. Mavi olamadığı zamanlarda da ağlamakta. Gökyüzü benden. Gökyüzü benim. O hep kendi gibi

Sunday, September 19, 2010

Bazen dostlarımızın sıkıntılarını fantastik hikayelermiş gibi dinliyoruz, sonra da hayatımıza devam ediyoruz. Sen gibi hissedememek kadar büyük bir ihanet yokken bu dünyada, bu da ihanetin legalleştirilmiş versiyonu. Ve göz yaşartıcı herşey "normal" başlığı altında toplanmaya başlıyor. Normal şeylere kızılmaz, kabullenilir. Kabullenilir ve kızgınlık yüklenecek metalar aranır. Bulunamaz belki, kim bilir...Gerçekleri bilirken kabullenmemek yine bu çağa özgü, yeni, sakil.

Saturday, September 18, 2010

İzmir, yataktan yeni kalkmış bir kadın gibi. Makyajsız, doğal, iddiasız ve güzel. Mahmur. Uyurken sarıldığından almış huzurunu, hüznünü. Onu tanıyan sever ancak. İçten, ümitsizce, hastalıklı bir biçimde. tanımayansa geçerken bir süzer, bir içki ısmarlar, hoş sohbet eder. Ama kavrayamaz o iddiasız görünümünün altındaki olağanüstü özgüveni.

Thursday, September 16, 2010

16eylül2010.esk

Kendin olmak, kendinle kalmaktan geçiyor. Kazımak, halıların altına bakmak, yalnızlığını keşfetmek ve yalnızlığının kendin olduğunu görmek. Önce ondan nefret etmek, sonra kabullenmek, hatta birlikte vakit geçirmekten hoşlanmak.
O anda her şey kavramsallaşmaya başlıyor. Yürümek, bir yere varmak için değil. Duvarlar, salonunu kapatmak veya seni korumak için değil, uzun uzun dalıp düşünmek için, üzerine bir dörtlük karalamak için.
Bir şarkı döner durur, bulur seni, bir diğeri gelene kadar elinden o tutar. Ama hep bir şarkı vardır.

eskişehir.eylül.2010

Bu şehir beni sevmiyor. Ya da İzmir tehdit ediyor "o benim kızım, ona yn gözle bakma" diye. Ya da ben sadece bir boşluk doldurmaya çalışıyorum bu şehirle. O da içi acıya acıya reddediyor beni her seferinde.
Bir nedene ihtiyacım var kaçıp gitmek için. Uzaklaşmak için. Hayat bana neden vermiyor. Neden "neden" istediğimi sorgulamak dışında bir bok yaptığı yok. Hayat bana kediler veriyor beni seven, huzurlu, yumuşacık kediler...
Bildiğin tek şeyi yap sen dercesine. İşinde başarılı, işini seven ama sıkılmış bir ayakkabıcı gibiyim. Her dükkanı kapatmaya yeltendiğimde bir çift ayak görüyorum eşikte beni bekleyen. Erteliyorum kararlarımı, sevdiğim iş üstüme yapışıyor, gocunmuyorum.

15.09.2010

Tam ortasındayız her şeyin. Tam varıyoruz ki hedefe bir yenisi başlıyor. Bu oyun hep aynı. değişmiyor.
Rüzgarda yakalamaya çalıştığın, uçuşan evrakların gibi.
Sürekli bir farklılık, sürekli bir aynılık, sürekli bir belirsizlik, sürekli bir tekinsizlik.
Ne yöne çekersen geliyor. Aynı zamanda ne yöne çeksen gelmiyor.
Bizden bir adım önde bir noktaya ulaşmaya çalışıyoruz, ama bizimle aynı hızda, hep bir adım önde, hep yakında, hep ulaşılmaz. Ne boşver, gitti diyebilirsin, ne unutabilirsin. Hep gözünün önünde ulaşılmayı bekleyen ama ulaşılmazı oynayan bir noktacık. Ta ki vazgeçene dek...
Anlamadığım bir anlam sıkıntısı içinde dolanıp duruyorum her dakika. Bir şeyi yapmaya yelteniyorum, o şeyle yüzleştiğimde de onu gerçekten isteyip istemediğimi düşünüyorum.Sanki gerçekten istemiyorum. Gerçekten istemek de anlamını yitiriyor bir süre sonunda.

Monday, September 06, 2010

küçükken ne güzel "kafamıza çarpan" masanın kenarını döverdik. şimdiyse kalbimiz olmuş türk asfaltı. yırtılmış, yamanmış, yakılmış, ıslatılmış, susatılmış... ama muhattabı yok. ne döveceğin bir sivri masa kenarı, ne bağıracağın bir banka veznedarı. Amorf bir kalbin kristalleri, patır patır gözlerimizden dökülüyor. Karanlıkta, ılık ılık...

Sonra ağlarken espiri yapabilmeyi öğreniyorsun. Ölürken gülmeyi, gülerken üzmeyi, geçerken çizmeyi, iz bırakıp yok olmayı...
hepsi insancıl geliyor bir süre sonra. hepsi içimizden, biçimsiz, doğal ama sakil.
Tam rölantiye almışken hayatı, sıfatlar tam yeni oturmuş, rahat mıyız acaba, rahat olmasak da çok, neyse bir yerimiz var en azından derken… yalnızlık arka odada uykuya yatmış, orada ama varlığını hissettirmezken…kokum benim kokum, kimseninkiyle karışmamış, omzuma dökülen saçlar benimken…

Friday, August 13, 2010

annamarama

hayat bir sarhoşluk. kendi yarattığın, sonra da hafifletmek için her ağızdan çıkan yönteme kandığın. mideni bulandıran, başını ağrıtan... 2 saat huzurlu şuursuzluk için 1 gününü seve seve armağan ettiğin bir sarhoşluk.
bu anlam, sıfat arama kaosunda hayata yakıştırdığım tek sıfat "garip" . akışkan, şuursuz... ardı ardına yaşanan günler, geceler. adımlar adımlar... sürekli bir devinim. içiçe geçmiş karmakarışık bir yumak. ara sıra çözülüp düzenlenen, sonra küçük düğümcükler karşısında yine bir bekleyiş içerisinde. bazen kesmek zorunda da kalıyorsun makasla. sonra iki ucu birleştirip bir düğüm atıyorsun. o düğümün ötesinde kalanlar zaiyat, harcanmış. yakmak zorundasın o ucu, bu şuursuz sarhoşluğu devam ettirebilmek için.
sürekli parçalanan, ya da belki filizlenen diye de tabir edilebilir, hayat olasılıkları. ama işte bir kedi misali, hep tanıdık kokuların peşinden gitmekteyiz, yeni bir şeyleri koklamaya gücümüz olsa, cesaretimiz yok. cesaretimizin olmasına bile gerek kalmayan kaybetmişliklerimizde ise nefes almaya bile hevesimiz yok.
anlam aramak ayrı bir "bişey" ona da kelimem yok da tanımlamaya çalışayım. anlam aramak; ayrı bir yenilik, gariplik, oturduğun yerde, güvenli, bir o kadar da tehditkar. gerçekliğin sol üst köşesindedir anlam aramak. gerçekliğin sınırında, gerçekliğe hakim değil ama gerçeklikle hükümlü.

Monday, March 01, 2010

ki ki ki ko ko ko gluglu gluglu gu vak vak

Friday, February 12, 2010

yenilik, yaşadığını hissetmektir. Yeni keşfettiğin bir şarkıyı 50 kez dinledikten sonra, dönüp bohemian rhapsody' i gözlerini kapatarak dinlemektir. Yeni kelimeler uydurmaktır. Sürekli bir devinim olmalı. sürekli olanı hep sevmek, ancak yenilikle sağlanabilir. Birini sevmek güzeldir, birini hep sevmek üzerdir=)Belki de üzmezdir. bilemem. ben yeniyi severim hep. biri hep yeniyse onu da severim. o ne demek ya. bazen de kendimi anlamam. olur böyle vakalar bana. eskileri severim, yenileri severim. misal plakları severim. Aslında yenilenme ihtiyacı sadece benliğimle alakalı. Ben yenilenmeliyim. evet. hep yenilenmeliyim. ayrıca şans insanın hayatında olması gereken birşeydir. Bir de sosyal kimlik var tabi. ben severim çok şey söyleyip hiçbirşey anlatmamayı...anlayana...

Monday, November 30, 2009

elde bir aşk, aşk olamamış
bir iş, yüz bulamamış.
kafamda bir şeyler,
konmuş, uçamamış...
avuçlarımda bir boşluk,
ayaklarımda koşup koşup sana varamamış bir yorgunluk
kamburum sensiz, gözlerim bitik.
ayaklarımı sallıyorum sabırsızlıktan, sensizlikten, yoksulluktan...
kapıları kolunu bastırdıktan sonra kapatıyorum, sessizliğim bozulmasın
spiraller çiziyorum kağıtlara, hayatıma, kafama
hep bi daire bende kavramlar
başı yok, sonu yok, geleceği yok, geçmişi yok
bir oda, beyaza boyanmış
sonsuz zemin üzerinde kaykılıp kalmışım.
gölgem düşmüyor hiçbir yere.

Monday, October 26, 2009

Avunduğun, yakıştığın ne varsa hepsi sönüp gidiyor. Birkaç kavram vardı sevdiğin. Birkaç sıfat... Onları görmüyorsun artık bu loş, kaybolmuş sahnede. Kırmızıya boyuyorum herşeyi teker teker, altındaki boyayı akıtmadan...Herşey sonradan olma şimdi benim semalarımda. Herkes bir iğreti, bir emanet. Sonradan olmuşluğun aidiyetsizliği var.
Şimdi kavramları birleştirip yenilerini elde etmeye çalışıyor içimde bir odacık. üzümden şarap da olur, sirke de. İşte bendeki yanlış burada başlıyor, yavaş yavaş anlıyorum. Sonucunu görmeden koşuyorum yine, anlamak anlamsız şu dakikada.
bende saat rakı saati şu dakikalarda. Çünkü uyuyorum, uyanıyorum, sabahı yakalayamıyorum.

Friday, October 23, 2009

şimdi ayak bileklerim çıtırdıyor bu karanlıkta yürürken yalnız. kocaman bir sesssizliğin kahramanısın sen, hiç olmadığın kadar ünlü, hiç olmadığın kadar yalnız. kocaman, tek şeritli bir yol var yürüyemediğin. yol akıyor altından. sen hep mi aynısın? paralel 2 çizgi düşün. aynı yolunda beraber ilerleyen. kesişmeyen. aynı yöne doğru giden. kavuşmayan. tekil kavramlar düşün. cümleler yok şimdi hayatında. kesik çizgiler var seni sürükleyen.senin üzerinden geçen, ama senin beklemediğin. mekansız, zamansız. kocaman gözyaşların var, görüyorum. yere düşerken kafanın eğilmesine sebep oluyor. üzgünlük artık gözyaşların senin için. içinde hissetmeden daha, kağıdındalar. zaten hep ordasın. 2boyutta sıkışıp kalmışsın. kağıtlA kavuşan sadece kalemin zaten. senin kavuştuğun sadece yalnızlığın. e sevdi bunca yalnızlığı.
Kafanda bir keman sesi. kemancıdan önce...İşte o da boşlukta savruluyor yalnızca senin için. Herşey eksikti ki. Yeni değil hiçbir şey, kafandaki yalnızlıklar kadar.
Öyle ki, denizimde kum yok, taş yok. Deniz kabuğu yok. Klişe bir iki benzetme var, eskilerden kalma. Onların içinde seçemediğim sıkıntılar.
Merdivenlerden üstüme doğru akan, köpüren sular. boyumu aşan, boyumdan küçük dalgalar.
Binbir tanımı var şu içimdeki, içinde olduğum kusurun. Uzatmamalı.

Friday, October 02, 2009

la fontaine hayvanları seslendirmiyo mu masallarında
neden sesi "masal gibi la fontaine'den" ki kızın
hayvan sesli mi diyo
ne diyo
amacı ne
neden?
çok sinirliyim
Bir durgunluk var zihnimde.
Elime kalem almamanın durgunluğu.
Klavyenin soğukluğu.
Kafamda bir top var, gider yolunu tıkayan.
Anlamsız her şey.
Yaşananlar sanki bir garip,
benden uzakta, gerçekliğini yitirmiş.
Ben, sanki sabit bir noktadayım
etrafımdakiler aynı ray üzerinde dönüyor.
Kimsenin bir yere gittiği yok,
sanal bir hareketlenme yaratıyor sadece.
Bar kapısı gibi,
menteşesi sabit,
2 yöne salınıp duruyor biri geçtiğinde.
Ne gidenin arkasından koşturabiliyor,
ne gelenin masasına oturabiliyor,
ne de geçenin elini sıkabiliyor.
Ayık, ama farkında değil.
Bir donukluk var bende, hayra alamet değil.
Dağınık cümleler var, bitmemiş.
Her şey kendi çıkarım için bu aralar.
Sevmek bile bir garip; var olmadığını yalanlamak istercesine.

Monday, September 28, 2009

İstanbul sahilinde bir köpek vardı, İstanbullu. Denize dalmış, düşünceli... Oturdu, denizi izledi saatlerce. gözleri kısıldı güneş batımında. Benim kafamda "Melancholy man" çaldı köpeğe baktıkça. Sonra ayaklandık, bizi rahatsız etmeden 2 adım önden usulca yürüdü. Bizim yanımızdan geçen umursamaz insanlara havladı... izmirliydik... istanbullu bir köpek tarafından korunduk istanbullulara karşı.

Mutluluk

Bugün birbirinden apayrı iki filmdeki "mutluluk" tanımlarını ele alacağız sevgili okurlar. Kaçıklık Diploması ve Into the Wild mevzu bahis filmler.



Kaçıklık diploması der ki; "Mutluluk tavuğun göğüs kısmını yemektir." (Gerçekten böyle diyor. Garipsemeyin lutfederim. Bir bütün gün beynimi yedi paylaşmazsam gözüm açık gidecekti=)



Into the Wild ise der ki; " Happiness only real when shared"

Böyle bir çelişkiler dünyasındayız işte. Yani nedir mutluluk? tavuğun göğsünü paylaştıkça artan bir olgu mudur? nedir? bunun cevabını istiyorum derhal! evet derhal...

Monday, September 07, 2009

devam etmek için herhangi bir tuşa basınız

Bir hayat var elimizde, şu an şuurunda olduğumuz. İçinde insanlar var. İnsancıklar var. Algılar var en çeşitlisinden. Değişik. Kelime anlamı bu. Başka ülkelerin fotoğraflarına merakla bakamayan insanlar. Ve çok ileri görüşlü bizler. Çok demokrat bizler. Kazan, aynı kazan. Beraber döndürülüyoruz uzunundan bir çubukla. Allah var, tanrı yok. Güç var. enerji var, din yok. Din var reenkarnasyon yok. Hayır yok bundan başka bir hayat. Kaldıramayız biz bunu. Biz insanlar.insancıklar. herkesin evinde boş bir duvar vardır illa ki uzun uzun bakıp düşünülebilecek, bir beyaz duvar. Tuvalette 2 dakika vardır illa ki düşünecek. Nereye koştuğunu, ya da nereye durduğunu? Nerede değil nereye durduğunu. Böyle işte. Benim gözlerim doluyor bu hayatta hep.