Saturday, September 27, 2008

sonsuzluk

bazen kendini hissetmek için zorlamak ne kötü bir duygu. Ne aşağılık, ne yapmacık ... hissizliğe mahkum eden bir yığın içinde saçma bir yaprak. Oradan oraya uçuşan, üzerine son duygularını yazdığın bir yapraksın. Yağmur yağıyor, mürekkepler akıyor, yazılar ebediyen kanalizasyona karışıyor. Sondan bir önceki hissini de yitiriyorsun. Geriye sadece tek bir şey var elinde; o da boşluk. Boşluk hissinin bütünüsün sen. Boşluğu dolduran koca bir boşluk. Havanın içinde ters yöne süzülen bir hava. Yağmur damlalarının en hüzünlüsü. Asfalta kavuşmadan önce son gözyaşını döken...

Friday, April 11, 2008

Bir şeyler akıyor kalbimden mideme doğru. Ordan kasıklarımdan geçip ayak tabanlarıma kadar ilerliyor ılık ılık. Garip. Ne olduğunu keşfedemiyorum. Nefret değil bu. Kızgınlık değil. Aşk değil. Sevgi hiç değil. Kalbimde kırılan bir cam parçası sadece. Batıp kanatan. Anonim bir yıkım işlemi olsaydı keşke...

Ludwig Van Beethoven- Piano Sonata No. 14 in C sharp minor

Tuesday, March 25, 2008

Sıfatların Sıfatsızlığı

Öyle bir gün işte...
Defalarca alışmaya çalışmak.
Daha önce de yaptığın gibi
Herkesin her zaman yaptığı gibi...
Alışmanın aşağılayıcı gücünün
Bir daha yüzüne çarptığı,
Gözlerini yakan sinirin
İğrenç bir gülümsemeyle kamufle edildiği bir gün.
Dolup taşan kibirinin
Tiz bir kahkahayla patladığı,
Sevilmeyen...
İstenmeyen...
Yüzsüz...
Öyle bir gün işte...

Friday, March 14, 2008

Yedi Yıl

İyelik eki yoksunluğunda serseri mayınlar gibi havada, hedefini şaşırmış... Senin benim veya onun değil. Kendisinin bile değil. Aynaya bakmış, yansımasını yadırgamış. Bir boşluk sarmış bedenini. Birkaç yüz tanıdık gelmiş, gitmiş ilişmiş bir köşeye.izlemeye koyulmuş. Az biraz gülmüş, az biraz konuşmuş, sonra susmuş kalmış. Yok olmuş. İyelik eki düşmüş. Boşluk daha da boş gelmiş birden. Aitlik daha da yabancı... ev(in)e doğru yola koyulmuş. Bomboş sokaklardan geçmiş. Gözler(in)in elasından akan hüznü bir an için can(ın)ı acıtmışsa da, o da bomboş yolda akıp gitmiş. O bile kendini ait hissedememiş... Zaten gitmese de kururmuş 1-2 dakikaya ama... gitmeseymiş... Ev(in) kapı(sı)na gelmiş. Kapıyı çalmış. Biri açmayınca paspası kaldırmış. Anahtarı almış altından, açmış kapıyı, girmiş içeri. Koridordan kafa(sın)ı uzatıp bakmış odalara teker teker. Yürümüş yürümüş, bomboş bir odanın önüne gelmiş. Oda(m) olsa gerek burası demiş, girmiş içeri. İlişmiş boşluğun kenarına usulca, rahat mı diye bakmak için. Tanıdık gelmiş boşluğun rahatlığı. Samimiymiş hiçbir şeyin samimi olmadığı kadar. Sırt(ın)ı yaslamış, kafa(sın)ı kaldırmış, karşıda bir ayna asılıymış. Boşluktan zıplayıp aynanın yanına gitmiş, bir hamlede dağıtmış aynayı. Artık kendine ait veya değil, bir ayna(sı) veya onda görünen bir yansıma(sı) yokmuş. El(in)den kanlar akmış, BOŞLUĞUNDA akmış kanlar oluk oluk... 7 yıl boyunca... Orada; kendisinin olan tek olguda; boşluğunda ona ait olmayan yansıma(sın)ı yok etmenin lanetini kendinin bilmiş. 7 yıl boşluğuna sarılmış. Kan(ı) akmış oluk oluk. Süzülmüş gitmiş ruh(un)dan bir kuş gibi...

Tuesday, February 26, 2008

"...tamam güzeller güzeli mükemmel insan
seni seviyorum
hemde çok
vede gidiyorum…"

bir dost

Saturday, February 23, 2008

Kanatları ulaşamazdı gökyüzüne. Onlar da sınırlandırılmıştı vücudunun her parçası gibi. Ne kadar çırparsa çırpsın, gökyüzü hep uzakta kalıyordu. Beyazdan maviye geçişte bir ara renkte takılıp kalıyordu hep. Kanatlarından tüyler saçarak bir umutsuzluğa daha düşüyordu melek. Sınırlandırılmıştı. Kızamıyordu buna. Kızmak için yeteneği yoktu. Ve gökyüzüne ulaşmak için de… kanatlarını ne kadar çırparsa çırpsın, sınırları vardı. Kendi ellerinde yücelttiği fakat sınırlarına takılıp duran binlerce düş… aslında… çok da düşleyemezdi açıkçası. Sınırlandırılmıştı. Belki gökyüzünün mavisine ulaşmayı düşlerdi, ya da kızabilmeyi yapamadıklarına… hüzünlüydü melek. Keşke hayatını güzelleştirdiği insanlar kadar güzelleştirebilseydi kendi çehresini.
13 şubat 2007

Tuesday, February 12, 2008

Seven Years

Spinning, laughing, dancing to her favorite song
A little girl with nothing wrong
Is all alone
Eyes wide open
Always hoping for the sun
And she'll sing her song to anyone that comes along
Fragile as a leaf in autumn
Just fallin' to the ground
Without a sound
Crooked little smile on her face
Tells a tale of grace
That's all her own
Spinning, laughing, dancing to her favorite song
A little girl with nothing wrong
And she's all alone

Norah Jones

Sunday, February 10, 2008

TUHAFLIK

Ne tuhaf şey yaşamak
Ne tuhaf her tarafım
Titreye titreye titreye
Ne tuhaf ölüyorum
Tuhafiye dükkanıyım sanki
Tuhaf bir aşk kalmış içimde
Gözüm arkama tuhaf bakacak.

CAN YÜCEL

NEGOCU

Yalnızlık öylesine bir çizgidir
İki nokta arasında kestirme.
Kahveyle ev-
Ayakların seni yürür
Sen ayaklarını yürürsün
Bağrına bir sancı yapışır.
Düşersin yere, kaldırırlar
Bakarsın yüzlerine, İnsanlar!
Demek ki sen hala aşıksın!...

Kendime değil elbet...

CAN YÜCEL

Thursday, January 24, 2008

Kişiyi ölümsüz kılan bir handikap varsa o da içindeki enerji olsa gerek. Hayata milyonlarca şans tanıyan, mor ışıklar saçan, parıldayan bir enerji içimdeki. Hiç tükenmese, sonsuzluk vaad ettiğini fısıldıyor her dakika. Bir ışık demeti var sürekli dönüyor. Ortası sabit. Yaşam orada vuku buluyor. Orada sürüp gidiyor. En monotonundan... ama etrafını çevreleyen enerji benim, ve o enerji ölümsüz. Bende olduğu sürece ben de ölümsüzüm.

The Glass Womb- Mors Principium Est

Saturday, December 29, 2007

yıkıntılar arasında dolaşırken yarattığı güzelim heykelciklerin öylece yerlerde kırgın yatıvermesine ağlarmış heykeltraş. Tek tek elleriyle oyduğu o taş parçalarının virane olmuş güzelliklerine bakar. Kendine ağlar heykeltraş. Elleriyle teker teker anlam verdiği her zerrenin bu kadar değersiz kılınmasına ağlar. Dokunduğu herşeye böylesine can verirken, böylesine değerli kılarken nasıl olur da bu hale gelir dünyası? Anlayamaz... anlayamaz kimlerin, neden, ne ara eskittiğini. Mevsimler gelir geçer, heykeltraş öylece kalır zamanın bir köşesinde. Diz çöker, tozları avcuna alıır sonra elini yumruk yaparak akışını izler. Zamanın bir köşesine takılıp kalmış heykeltraş. O yaratmış, insanlar yıkmış. Anlam katmış herşeye ruhundan, heykeltraş. Ama anlamamış ki kimse... anlamları da anlamsızlaştırmış, çarpıtmış, yok etmiş, hiç olmamış gibi davranmış birileri. Kum saati bir köşede dönüp durmuş heykeltraşın bir avcundan diğerine...ve sonra ötekine...

Fon: moonlight sonata- ludwig van beethoven

Monday, December 03, 2007

gece akıyor yavaş yavaş. uzun paltolu bir kadın loş ışıkların yerdeki yansımalarına atıyor adımlarını. mevsim sonbahar. Ama çöken gece yerdeki yaprakları ıslatmış. çiğ düşmüş yapraklara. onlar bile çıtırdamıyor.kadın kendinden emin adımlarla ilerliyor.uğuldayan rüzgar kıvırcık saçlarını arkaya savuruyor. kadın gözlerini kısmış rüzgarı yararak yürüyor. gözlerinin kenarlarından yaşlar akıyor. sanki huzurlu. bir sigara yakıyor kısa siyah ojeli parmaklarının arasında geceyi aydınlatıyor. kadın sonsuzluğa yürüyor. kesik çizgileri takip ederek. bu sefer arabalar kenardan geçiyor. sonra yol bitiyor, kadın sigarasını yere atıp üstüne basıyor. gözlerini siliyor elinin tersiyle. sonra kavşaktaki yaprakların arasına yatıyor, gökyüzünden bir yıldız kayıyor gelip kadını alıyor ve kadın gülümsüyor, dileğinin gerçekleşmesinin verdiği huzurla gözlerini kapatıyor.
Fon müziği: Gotan project meet chet baker- round about midnight

Sunday, November 04, 2007

Jillian- within temptation

I've been dreaming for so long,
to find a meaning to understand.
The secret of life,
why am I here to try again?

Will I always, will you always
see the truth when it stares you in the face?
Will I ever, will I never free myself
by breaking these chains?

I'd give my heart, I'd give my soul.
I'd turn it back, it's my fault.
Your destiny is forlorn,
have to live till it's undone.
I'd give my heart, I'd give my soul.
I'd turn it back and then at last I'll be on my way.

I've been living for so long,
many seasons have passed me by.
I've seen kingdoms through ages
rise and fall, I've seen it all.

I've seen the horror, I've seen the wonders
happening just in front of my eyes.
Will I ever, will I never free myself by making it right?

Jillian our dream ended long ago.
All our stories and all our glory I held so dear.
We won't be together
for ever and ever, no more tears.
I'll always be here until the end.
Jillian, no more tears
Jillian, no more tears

Thursday, November 01, 2007

sonsuzluk

bazen kendini hissetmek için zorlamak ne kötü bir duygu. Ne aşağılık, ne yapmacık bir duygu... hissizliğe mahkum eden bir yığın içinde saçma bir yaprak. Oradan oraya uçuşan, üzerine son duygularını yazdığın bir yapraksın. Yağmur yağıyor, mürekkepler akıyor, yazılar ebediyen kanalizasyona karışıyor. Sondan bir önceki hissini de yitiriyorsun. Geriye sadece tek Bir şey var elinde; o da boşluk. Boşluk hissinin bütünüsün sen. Boşluğu dolduran koca bir boşluk. Havanın içinde ters yöne süzülen bir hava. Yağmur damlalarının en hüzünlüsü. Asfalta kavuşmadan önce son gözyaşını döken...

Sunday, October 21, 2007

UNTITLED

Bu dünya fazla. İnsanlara fazla. Algılarına fazla gelen bir dünyada, aptallaşarak kimi nasıl üzeceğini şaşıran insanlar yığını... zekasının yapabildiklerine şaşırmış kalmış, afallamış tanrılara fazla bu dünya. Kafasında baloncuklar oluşmuş, hırs bürümüş gözlerini. Öç almak istiyor. Neyden? Bilinmez... yıpratıyor insanları tek tek, umursamadan. Üstlerine basıp geçerek. Bastıkça üstlerine, bir karış aşağıya iniyor yer yüzünden. Yere yaklaştıkça asfaltın sıcaklığı vuruyor yüzüne. Sonunu hazırlıyor. Ve o sona giderken teker teker düşürüyor insanları. Göz yaşları akıyor asfalta, kurbanlarının. Onun tek istediği, sıcak asfaltta yanmamak. Akan gözyaşları ona hizmet ediyor. Asfalt soğuyor. Göz yaşları birikiyor. Kahramanı boğuyor.

Saturday, October 13, 2007

Hüzünlü saksı çiçeğinin ömrü 1 yıl değil ki neşeli hikayeler anlatsın balkonuna gelenlere...O orada susmuş kalmış, kökleri derinlere dalmış, toprağı kucaklamış. Toprak onu sarmış sarmalamış. Sevmiş. O da toprağı koklamış, bırakmış kendini. Ama ıslandıkça kökleri, hep içi üşümüş. O hep yapraklarına da yağmurlar yağsın istemiş. Kökleriyle bir o da yıkansın, saçları yağmurda kıvransın... gel gör ki hüzünlü saksı çiçeğim toprağı kıramamış. Gel gidelim diyememiş bir türlü. Toprak arasıra kuruduğunda kendini bile düşünmez olurmuş. Çatlarmış saksı çiçeğine git dercesine. Ama o zaman da saksı çiçeğim kıyamazmış mis kokulu yarini bırakmaya. Sonra da ona kızarmış hep nedensiz yere. Kucaklayamadığı yağmurların acısını hep topraktan çıkarırmış. Halbuki toprak ona bir günden bir güne dememiş ki "gitme, kal" diye. Sadece, o da hüzünlü hüzünlü sarmış kökleri. Gitmeyeceğini bilirmişçesine, ukalaca... Hüzünlü saksı çiçeğim de yaşamış ömürlerce; balkondan yağmuru kucaklayan, serpilmiş ağaçları izleyerek. 7Ekim 2007


Sunday, September 16, 2007

12 temmuz 2007
hep umut ettikten sonra zamanı geldiğinde vuku bulmayan umutlarımız bitmek yerine yeni umutlara yelken açıyor nedense. Nedense enayi gibi başka umutlar buluyoruz hep…başka kapılar, başka çözümler, başka insanlar…ama bizi yıldıramayan şey neyse, o hiç gocunmuyor. Hep üflüyor mumlarımıza doğru. Bizlerin yaptığı ise salaklık, yaşam amacı yaratmak uğruna… yanan mumlarımızın sönmemesi için kendimizi mumların önüne atıp gölgeler içinde kaybolmak, umutlarımız içinde unutulmak ve zamanda uçmak. Zaman uçarken sürüklenmek arkasından…son gün geldiğinde veya getirildiğinde belki de umutlar olacak suçlu olan herkes için ama umut yok artık benim için ve son gün geldiğinde tek suçlu ben olacağım. Söz veriyorum. Suç benim. Yeter ki umut bana bulaşmasın…

Thursday, May 24, 2007

Ne aradığımızı bilmeden yıllarca aradık. Tüm çekmeceleri, dolapları, çöpleri karıştırdık. Halıların altına kafamızı eğip baktık, çarşafları silkeledik, yoktu… aradığımız şey yoktu. Neydi gerçi saklanan o da bilinmez ama, yoktu işte. Tanımadığımız, bilmediğimiz, özleyemeyeceğimiz bir şeyin yokluğunu çekiyorduk. Aslında bunlar da değil… Sadece göremediğimiz bir şeyi arıyorduk. Hissedememekten acı çektiğimiz o şey… sonra başka birinin dudaklarında, avuçlarında çıkageldi. Geçen yüzyılda kalmıştı o! Bu yüzdendi bu kadar arayış. Birileri doğallığı unutmuş, çarpıtmış, kirletmiş ve sifonu çekmişti. Bu yüzyıla ise düşünmek kalmıştı. Neyi aradığını , hissedemediğin şeyin ne olduğunu, nasıl doldurulabileceğini düşünmek. Düşünmek ve bok yemek! İşte yüzyılımıza düşen pay bu…
5nisan 2007

Tuesday, May 22, 2007

küçük bi kız

Elini yüzüne dayamıştın o eski resimde
Sırtında kırmızı hırkan
Kimbilir hangi uzak hayallerin
gerçekleşebilirliğini tartışıyordun
yüreğinde gözlerinde gizemli yüzünde
sevimli ifadenle küçük bi kız çocuğuydun sen!
söyle bana, ne zaman büyüttün yaşlarını?
Sen kalbinin üstüne düştün yaramaz çocuklar gibi koşarken
Yara bantları yapışmadı yarana kalbinin kanlı ıslaklığından
Seni de mi kanattılar ben gibi eli sapanlı çocuklar
Tekrar tekrar kopardılar mı kabuklarını yaralarının
küçük bi kız çocuğuydun sen
ne vakit büyüdün?
Gözüne bulut mu kaçtı,ne var?
Neden yağmur yağıyor yüzüne?
Kimler bozdu bekaretini yüreğinin?
Şimdi kimin yalnızlığını taşıyorsun zihninde?
Gördün, tanıdın, öğrendin artık sen de biliyorsun
acı sadece dil yakmıyor
siyah-beyaz bir fotoğraftır hayat
renkli renkli gülünmüyor
sil artık gözyaşlarını
küçük bi kız işte böyle büyüyor.

DEMET DEMİREL